menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gülener Kırnalı yazdı: Sıkışan Trump’ın içerideki seçim kumpasları

8 0
29.03.2026

Son güncelleme: 28 Mart 2026 -

Gülener Kırnalı yazdı: Sıkışan Trump’ın içerideki seçim kumpasları

ABD ve İsrail’in başlattığı İran savaşı bir ayı geride bıraktı. Savaş ilerledikçe ve Trump yönetimi, İsrail’in güdümüyle girdiği bu savaştan istediği “zafer”i elde edemedikçe, devasa ölçekteki küresel ekonomik maliyetlerle birlikte savaş bütünüyle Trump’ın ayağına dolanmış durumda. 

Savaşın önümüzdeki günlerde ve haftalarda nereye evrileceği belirsizliğini korusa da, mevcut hâliyle Trump’a çıkardığı maliyetler hem dünya kamuoyu hem de ABD iç kamuoyu açısından son derece görünür bir hâl aldı. Keza, bu hafta açıklanan iki önemli anket de Trump açısından oldukça vahim bir tabloyu gözler önüne seriyor.

İran savaşına dair bütün haberlerimizi buradan okuyabilirsiniz.

Trump’ın anketlerde yaşadığı büyük şok

ABD siyaseti açısından en güvenilir ve en çok referans gösterilen periyodik anketlerden biri olan Reuters/Ipsos’un son verilerine göre Trump’ın onay oranı 6’ya gerileyerek ikinci başkanlık döneminin en düşük seviyesine indi. Benzer şekilde ABD halkının yalnızca 5’i İran’a yönelik saldırıları desteklerken, a’i karşı çıkıyor.

Bu anketin belki de en çarpıcı bulgusu, İran savaşının küresel enerji piyasalarını alt üst etmesiyle birlikte yarattığı ekonomik sonuçların doğrudan kamuoyu algısına yansımış olması. Trump’ın ekonomiyi yönetme performansına verilen destek dramatik biçimde düşerek )’a kadar gerilemiş ve bu oran iki başkanlık dönemi içindeki en düşük seviye.

Öte yandan Trump’a yakınlığıyla bilinen Fox News’in yayımladığı ankette de benzer bir tablo ortaya çıktı -ki sanırım bu veriler Trump’ın asabını daha da bozmuştur. Bu ankete göre seçmenlerin d’ü Trump’ın İran savaşındaki performansını onaylamıyor, X’i ise ABD’nin İran’a yönelik askeri müdahalesine karşı çıkıyor. Savaşın gidişatına ilişkin olarak da seçmenlerin çoğunluğu (R) işlerin kötüye gittiğini düşünüyor.

Bu verilerin ne anlama geldiğini ve kasım ayındaki ara seçimler öncesinde Trump ve Cumhuriyetçiler açısından nasıl bir tablo ortaya koyduğunu, Toplum ve Siyaset’in bu haftaki bölümünde University of Washington’dan siyaset bilimci Dr. Aslı Cansunar ile ele aldık; izlemenizi öneririm.

Trump’ın bu ara seçimlere hayati bir önem atfettiğini biliyoruz. Zaten aylardır Venezuela operasyonundan İran savaşına uzanan dış politika hamlelerinin bu seçimlerle doğrudan bağlantılı olduğunu yazılarımda vurguluyorum. Nitekim Trump da ocak ayında Cumhuriyetçi Kongre üyelerine yaptığı bir konuşmada, “Kasım seçimlerine iyi çalışın, çünkü kaybedersek Demokratlar beni azleder” minvalinde dert yanmış ve açık bir uyarıda bulunmuştu.

Bu seçimleri bir tür hayat memat meselesi olarak gören Trump ve Trumpçılar, aylardır dünya gündeminin merkezine yerleşen hoyrat, sert ve şiddet dozu yüksek hamlelerin -ve herkesi yakan kocaman bir savaş başlatmanın- yanı sıra, Kasım seçimlerini kazanmak için yasal ve siyasal gücü zorlayarak seçimi kendi lehlerine çevirmeye yönelik bir dizi tartışmalı düzenlemeyi hayata geçirmek için yoğun bir çaba içinde. Şimdi gelin, Trump’ın ve onun çizgisindeki Cumhuriyetçi elitlerin kasım seçimleri ve sonrası için kurguladıkları “seçim mühendisliğine” bakalım.

SAVE Yasası: “Bu yasa geçerse Demokratlar yıllarca kazanamaz”

ABD’de son dönemde seçim mühendisliği (ya da isterseniz seçim kumpasları da diyebilirsiniz) tartışmalarının merkezine yerleşen düzenlemelerden biri de Safeguard American Voter Eligibility Act (Seçmen Uygunluğunu Güvence Altına Alma Yasası), kısa adıyla “SAVE Act”. Cumhuriyetçilerin öncülüğünde gündeme getirilen bu yasa tasarısı, kağıt üzerinde seçimlerin bütünlüğünü korumayı ve vatandaş olmayanların oy kullanmasını engellemeyi amaçlıyor gibi görünse de, içerdiği düzenlemeler itibarıyla seçmen erişimini ciddi biçimde daraltabilecek yeni bir Cumhuriyetçi stratejiyi çerçeveliyor. 

SAVE Act’in temel hedefi, federal seçimlerde oy kullanabilmek için vatandaşlığın resmî belgelerle kanıtlanmasını zorunlu hâle getirmek. Bu kapsamda seçmen kaydı sırasında pasaport ya da doğum belgesi gibi doğrudan vatandaşlık kanıtı sunulması gerekiyor; ehliyet gibi yaygın kullanılan belgeler ise artık yeterli sayılmıyor. Dahası, yalnızca ilk kayıt değil, adres değişikliği gibi rutin güncellemeler dahi yeniden belge sunma yükümlülüğü doğuruyor.

Mevcut sistemde seçmenler vatandaş olduklarını beyan ederek kaydolabiliyor ve yanlış beyanda bulunmak ciddi cezai yaptırımlara tabi. SAVE Act, bu sistemi fiilen ortadan kaldırarak süreci daha bürokratik, daha maliyetli ve dolayısıyla daha dışlayıcı hâle getirme niyetinde. Bu da özellikle düşük gelirli gruplar, azınlıklar, gençler, yaşlılar ve belge uyumsuzluğu yaşayan kadınlar açısından oy kullanmayı zorlaştırabilecek bir mekanizma yaratıyor. Dolayısıyla, her ne kadar iki partinin de seçmen kitlesini içeren geniş bir etki alanı olsa da bu düzenlemenin açık hedefi kuşkusuz, Demokrat Parti’nin yoksul ve kırılgan seçmen grupları ve bu grupların yoğun bir şekilde yaşadığı kritik büyük eyaletler.

SAVE Act’in siyasi serüveni de en az içeriği kadar dikkat çekici. Tasarı ilk olarak 2025 başında Kongre’ye sunuldu ve aynı yıl Temsilciler Meclisi’nden geçti; ancak Senato’da gerekli çoğunluğu sağlayamadığı için tıkandı. Buna rağmen geri çekilmedi ve 2026’da “SAVE America Act” adıyla yeniden gündeme getirildi. Bu süreklilik, Cumhuriyetçi Parti içinde sistematik biçimde sürdürülen bir seçim mühendisliği hattı olduğunu açıkça gösteriyor. Ancak burada kritik olan yalnızca yasanın geçip geçmeyeceği değil, Trump’ın bu tasarıyı nasıl konumlandırdığı. 

Son aylarda SAVE Act, Trump’ın en öncelikli siyasi hedeflerinden birine dönüşmüş durumda. Şubat ayında Kongre’ye açık çağrı yaparak yasanın derhal geçirilmesini istedi; İran savaşı sürecinde ise işi şantaja dönüştürerek “SAVE Act geçmeden hiçbir yasayı imzalamam” noktasına kadar taşıdı. Trump bu yasayı yalnızca teknik bir seçim düzenlemesi olarak değil, aynı zamanda bir “ulusal güvenlik meselesi” olarak çerçeveliyor ve İç Güvenlik Bakanlığı (DHS) bütçesiyle ilişkilendirerek siyasi pazarlık konusu haline getiriyor. Daha da önemlisi, Senato’daki “filibuster” kuralının kaldırılması çağrısında bulunuyor. Filibuster, Senato’da azınlığın yasaları bloke edebilmesini sağlayan ve çoğu düzenleme için 60 oy barajı yaratan kritik bir mekanizma. Trump’ın hedefi bu eşiği fiilen ortadan kaldırarak, basit çoğunlukla bu tür tartışmalı seçim yasalarını (ve daha bir dizi yasayı) Senato’dan geçirebilmek. 

Yani mesele yalnızca bir yasa değil; Trump’ın seçim kurallarını değiştirmek için önündeki kurumsal frenleri -Senato dengeleri, uzlaşma zorunluluğu ve azınlık hakları gibi mekanizmaları- aşma çabası. Nitekim bu ısrarının arkasındaki motivasyonu ise bir konuşmasında -tüm Trump açıklığıyla- şu şekilde ifade etti: “Bu yasa geçerse Demokratlar yıllarca kazanamaz.”

Yüksek Mahkeme’deki “postayla oy kullanma” tartışması

ABD’de seçim sisteminin kritik unsurlarından biri olan postayla oy kullanma, özellikle son yıllarda siyasi mücadelenin merkezine yerleşmiş durumda. Postayla oy kullanma sisteminin temel mantığı aslında oldukça basit: Seçmenler oy pusulalarını posta yoluyla gönderiyor ve birçok eyalette bu oylar, seçim gününe kadar postaya verilmiş olmaları şartıyla, seçim gününden sonra ulaşsalar bile geçerli sayılıyor. Bu uygulama özellikle yaşlılar, kırsal bölgelerde yaşayanlar, askerler ve öğrenciler için hayati bir erişim mekanizması.

Tam da bu nedenle postayla oy kullanma uzun süredir Trump’ın ve Cumhuriyetçilerin hedefinde. 2020’den bu yana sistematik biçimde “hileye açık” olduğu iddiası dillendirilse de, bu iddiayı destekleyen güçlü bir veri bulunmuyor. Buna rağmen bu söylem, zamanla hukuki müdahalelerin zeminini oluşturdu. Bu noktada kritik aktör ABD Yüksek Mahkemesi. Hukuki tartışmanın da merkezinde yukarıda bahsettiğimiz “grace period” uygulaması var: Yani oy pusulası seçim gününden sonra ulaşsa bile, zamanında postaya verildiyse sayılması. Cumhuriyetçi Ulusal Komitesi bu uygulamayı hedef alıyor ve iptali için baskı kuruyor. İstedikleri de oyların yalnızca postaya verilmiş olması değil, seçim gününden önce seçim yetkililerine ulaşmış olması. Yani zamansal bir ek kısıtlama yaratarak spesifik bir seçmen grubunun oylarını geçersiz kılmak. Eğer Yüksek Mahkeme bu yönde karar verirse, zamanında gönderilmiş yüz binlerce oyun geçersiz sayılması söz konusu olabilir. Analistlere göre yine bu durum en çok marjinalize edilmiş toplulukları, yaşlıları, kırsal seçmenleri, askerleri ve öğrencileri etkileme potansiyeline sahip. Üstelik Demokrat seçmenlerin postayla oy kullanma eğiliminin daha........

© Medyascope