menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Koridor Savaşları Çağında Türkiye – Nurdan Savaş Yazdı

13 0
13.01.2026

Bugün Halep’te, Venezuela’da ve İran’da yaşananlar birbirinden kopuk krizler değil; aynı jeoekonomik oyunun farklı cepheleridir.
Bu cephelerde asıl mücadele ideoloji, rejim ya da liderler üzerinden değil; koridorlar, geçitler ve kilit coğrafyalar üzerinden yürümektedir.
Halep meselesi bir iç savaş kalıntısı değil, Doğu Akdeniz–Mezopotamya–Anadolu hattının kontrol mücadelesidir.
Halep’i kontrol eden aktör; Irak–Suriye ticaret akışını, İran’ın Akdeniz’e uzanan kara hattını ve Türkiye’nin güney güvenlik kuşağını aynı anda etkiler.

Bu nedenle Halep’te yaşananlar mezhepsel ya da etnik değil, tamamen lojistik ve stratejiktir. Halep’in istikrarsızlaşması, Suriye’nin dağılmasıyla birlikte Türkiye’nin güneyinin kalıcı bir kriz koridoruna dönüşmesi riskini doğurur.

Venezuela’daki kriz ise demokrasi ya da otoriterlik tartışmasından çok, ABD’nin arka bahçesinde yürüyen bir enerji ve deniz hâkimiyeti mücadelesidir. Venezuela’nın önemi yalnızca büyük petrol rezervlerinden değil, Karayip Denizi’ndeki stratejik konumundan gelir. ABD için sorun Maduro değil; Çin ve Rusya’nın Atlantik’e enerji ve lojistik erişim ihtimalidir. Bu nedenle Venezuela’da savaş değil, yaptırım, finansal boğma ve diplomatik baskı tercih edilmektedir.

İran meselesi de çoğunlukla nükleer başlık ve rejim karşıtlığı altında tartışılsa da asıl çatışma koridorlar üzerindedir. İran; Orta Asya, Kafkaslar, Basra Körfezi ve Doğu Akdeniz arasında bir kara kilididir. İran’ın izole edilmesi, Kuşak ve Yol’un güney hattının zayıflaması ve Çin’in denizlere mahkûm kalması anlamına gelir. Bu nedenle Çin İran’ı ideolojik yakınlıktan değil, haritanın çökmesini önlemek için destekler.

İran’ın parçalanması, Orta Doğu’nun kalıcı bir kaos alanına dönüşmesi ve Türkiye’nin güney ve doğudan baskı altına girmesi demektir.
Büyük güçler artık savaş kazanmaya değil, coğrafyayı işletmeye çalışmaktadır. Silahlar geri planda, yaptırımlar, sözleşmeler ve lojistik hatlar ön plandadır.
Halep, Venezuela ve İran; geçitlerin kim tarafından, hangi şartlarla kontrol edileceği sorusunun sahalarıdır.
Türkiye bu oyunda taraf olursa ezilir; kilit olmayı başarırsa ayakta kalır.
Atatürk’ün yüz yıl önce işaret ettiği gibi, coğrafya tek başına güç üretmez. Aklıyla yönetilemeyen coğrafya, avantaj değil hedef hâline gelir. Bugün bu üç sahada yaşananlar Türkiye’ye aynı gerçeği hatırlatmaktadır, oyunu okuyamayanlar, oyunun oynandığı saha olur.
Küresel siyaset artık nutuklarla, ideolojik sloganlarla ya da askerî gösterilerle yürümüyor. Savaş; füzelerin, silahların ve uçak gemilerinin yerini faiz kararlarının, yaptırım listelerinin, enerji ve ticaret kontratlarının aldığı bambaşka bir forma büründü.
Artık savaş bilançolarda yapılıyor.
21.yüzyılın güç mücadelesi askerî olmaktan çok; iktisadî, lojistik ve hukuki bir savaşa dönüştü.

ABD, Çin, İngiltere ve Rusya arasındaki rekabet de bu nedenle cephe savaşlarıyla değil; ticaret akımları, enerji hatları, finansal yaptırımlar ve para politikaları üzerinden şekilleniyor.
Bu yeni dönemin adı: Jeoekonomi ve Koridor Savaşları.
Bu tabloda Türk dış politikası ideolojik değil; refleksif, dengeleyici ve esnek olmak zorundadır. Sert kopuşlar, net eksen değişimleri ve yüksek perdeden restler artık eskisinden çok daha pahalıdır. Türkiye’nin bulunduğu yer bir “denge oyunu” alanı değil; giderek mecbur olunan ülke konumudur.
Türkiye’nin coğrafyası, küresel güçlerin birbirine doğrudan girmesini engelleyen zorunlu bir düğüm noktasıdır. ABD, Çin, Avrupa, İngiltere ve Rusya gibi birbirleriyle rekabet hâlindeki büyük aktörlerin, tüm alternatiflerine rağmen Türkiye’yi tamamen devre dışı bırakamamasının nedeni siyasi değil, coğrafi zorunluluktur.
Bu bir tercih değil, zorunluluktur.
Büyük güçlerin ilgisi bir avantaj değil, sürekli bir sınavdır. Asıl soru “kime yakınız?” değil, “neye dayanıklıyız?” olmalıdır.
Türkiye’nin kurtuluşu bir eksene yaslanmakta değil; eksensiz kalabilecek kadar ayakta durabilmektedir.
ABD, Çin, İngiltere, Avrupa ve Rusya Türkiye’yle hayran oldukları için değil; başka çareleri olmadığı için Türkiye ile çalışmak zorundadır.

Bu askerî bir üstünlük değil; jeoekonomik bir kilit olma hâlidir.

Coğrafyanın iktisada zorladığı bir mecburiyettir.

Uluslararası ilişkilerde güç çoğu zaman silahla, parayla ya da teknolojiyle ölçülür.

Türkiye’nin gücü ise coğrafyadan gelir.

Türkiye haritada sıradan bir ülke değil,konumu, klasik anlamda “köprü” metaforunun ötesindedir.
Boğazlar, enerji hatları, ticaret yolları ve güvenlik kuşakları açısından Türkiye, birçok küresel planın dar boğazıdır.

İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Türkiye’nin elindeki en sert jeoekonomik kaldıraçtır.

Türkiye aynı anda;

3 kıtanın kesişimi,

4 denizin kilidi,

2 boğazın tek hâkimi,

enerji, ticaret ve askerî geçiş hattıdır.
Balkanlar, Karadeniz, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’i aynı anda etkileyebilen nadir ülkelerden biridir.
Bu yüzden “güç bende” diyenler bile Türkiye olmadan hiçbir büyük planı tamamlayamıyor.
Dar boğazlar bypass edilebilir; ancak her bypass daha pahalı, daha riskli ve daha kırılgandır. Büyük güçler bu maliyeti ancak zorunlu kaldıklarında ödemeyi göze alır.Karadeniz bunun en somut örneğidir.

Rusya için Karadeniz yalnızca bir iç deniz değil; enerji, tahıl ve askerî derinliğin kapısıdır.

Bu kapının anahtarı ise Montrö ile Türkiye’nin elindedir.

Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler için Boğazlar tek çıkış yoludur.

Rusya’nın tahılı, enerjisi ve donanması; Ukrayna’nın ihracatı; Romanya ve Bulgaristan’ın ticareti bu dar koridordan geçmek........

© Medya Siyaset