Ütopyaya Karşı Acı Gerçekler – Melih Demirel Yazdı
‘’Nesini söyleyim canım efendim? Gayri düzen tutmaz telimiz bizim. Arzuhal eylesem deftere sığmaz, omuzdan kesilmiş kolumuz bizim…’’ – Aşık Serdari
Türkiye’de muhalif kesimin bir türlü bitmeyen gaflet uykusuna acı ile tanıklık ediyor;. Her hadiseden sonra “ders aldık” denilişinii her hayal kırıklığının ardından “bu kez değişiyoruz” nidaları yükselişini yine yaka silkerek not ediyoruz. Ama günün sonunda görüyoruz ki; ne değişen bir zihniyet var ne de memleketi okuyabilen bir akıl. Umut tacirliği, neredeyse bir meslek haline gelmiş durumda. Gariban taban, alın teriyle yaşayan insanlar; ellerine ata emaneti bayraklarını alıp kendini aklamak zorunda olanların peşinde, koca bir hiç uğruna meydan meydan dolaştırılıyor. Onların gözlerindeki inancı görüyorum ve üzülüyorum. Çünkü o inanç, basiretsiz bir yönetim anlayışının omuzlarına yüklenmiş durumda. Ve bu anlayış için o yükün hiç bir anlam ve önemi yok. Çünkü o yük omuzlarında değil, kameralar kapanıp mikrofonlar sustunca apaçık meydanlarda kalıyor…
Peki… Bir dediği bir dediğini tutmayanların, dün söylediğini bugün inkâr edenlerin arkasında kat edilen yolların hesabını kim verecek? Memleketi okuyamayan, sosyolojiyi ıskalayan, strateji yerine hamaseti koyan bir anlayışla hangi iktidar hayal ediliyor? Diyor ve Ütopya başka, devlet yönetmek başka şeydir. Devlet ciddiyet ister, devamlılık ister, kadro ister, akıl ister. Cevabından başka bir kanıya varamıyorum…
Zatın birisi kendine bir hikaye yazmak istedi ama büyük ıskaladı!
Yahu Allah aşkına, sayın Erdoğan’ın hapis yatması ile Ekrem Bey’in hapis yatmasını bir tutana sadece acırım; Allah akıl sağlığı versin derim. Her olay kendi şartları içinde değerlendirilir. Tarihsel bağlamı, yargı süreci, siyasi konjonktürü farklıdır. Aynı kefeye koymak, ya bilinçli bir manipülasyondur ya da siyasal körlüktür.
Her gün yeni bir iddia ortaya atılıyor. Her gün yeni bir itirafçı çıkıyor. Her gün “etkin pişmanlıktan yararlandım” diyen bir isim gündeme düşüyor. Elbette iddia var diye kimse peşinen suçlu ilan edilemez. Bunun yeri mahkemedir. Söz savunmanındır, hüküm yargınındır. Fakat siyasetçinin en büyük sermayesi güven değil midir? En yakın çalışma arkadaşların patır patır itirafçı oluyorsa, seni yolda bırakıyorsa; burada dönüp aynaya bakmak gerekmez mi?
Şunu sormak hakkımız değil mi: Sen es kaza Cumhurbaşkanı olsaydın, nasıl bir ekip kuracaktın? Belediye ekibin dağılmış, en yakınların savrulmuş; peki devletin hayati kurumlarının başına kimleri getirecektin? Bugün belediye düzeyinde sürdürülemeyen bir kadro disiplini, yarın devlet yönetiminde nasıl tesis edilecekti? İşte bu soruların cevabı yok. Ah bu hatalar silsilesi ve kapanamayan günah defterleri… Kim bunun ana müsebbibi diyor, cevabı da tarihin akışına bırakıyorum…
Muhalefette olası bir değişim yaşansa bile, bugünden itibaren paramparça olmuş bir yapının kendini toparlaması ve halkta yeniden güven tahsis etmesi hayli vakit alacağı net olarak önümüzde duran bir gerçektir. Güven, bir günde inşa edilmez; ama bir günde yıkılabilir. O yıkımın enkazı hâlâ ortadayken “yeni başlangıç” sloganları havada kalır. Yeni eskiyi daima siler ama, eski kendini yenilemezse havanda su dövdüğüyle, hatta olasıdır ki, itibar olarak da kendini dövdürdüğüyle kalır.
İster kızın, ister sövün… Biz kimseyi tatmin etme makamında değiliz. Gerçek Kabul ettiğimiz öngörüleri aktarmakla mükellefiz. Mevcut gidişatta görünen tablo şudur: Tayyip Bey’e bir dönem daha hayırlı olsun demek, bir temenniden ziyade bir siyasi okuma meselesidir. Sandık sosyolojisi, saha gerçekliği ve dağınık muhalefet manzarası bunu işaret etmektedir. Size ekonomik etkenler diyenlere ise, ‘’ Seçim Ekonomisi ‘’ gerçeğini hatırlatmak elzemdir. Gerçek bu kadar çıplakken, hala ütopyaların alıcı bulmasının manasıda yoktur.
Atatürk’e partisini aratır hale getirenler, onu mezarında adeta ters döndürenler; dönüşümcüsü, değişimcisi, yediği kaba pisleyeni, Atatürk’ü kendine maske edeni… Biliniz ki tarih susmaz. Önce cesaret verip sonra kenara çekilenler de bu vebalin dışına çıkamaz.
Siyaset bir makyaj sanatı değildir; karakter meselesidir. Parti içi hesaplaşmalarını memleketin kaderi üzerinden yapanların vereceği bir hesap vardır. Kendi iç iktidar savaşlarını “demokrasi mücadelesi” diye pazarlayanları, Atatürk’ün adını ağızdan düşürmeyip onun kurduğu siyasi geleneği şahsi kariyer planlarına alet edenlerin vereceği hesap ağırdır.
Unutmayın, elbet tartılmayanları tartacak bir terazi her zaman vardır. Sanmayın ki sormazlar size yarın bugünleri! Bugün alkışlayan kalabalıklar yarın hesap sorar. Bugün görmezden gelenler yarın yüzünüze bakmaz. Ütopyalarla avutulan bir toplum, bir gün acı gerçeklerle yüzleştiğinde en ağır faturayı yine ona umut satanlar öder. Emsal arıyorsanız dün omuzlarda gezenlere bakın!
Bizim derdimiz bağcıyı dövmek değil, üzümün çürümesini engellemektir. Ama üzüm çürüyorsa, bağa bakmak gerekir. Ve bağın hali ortadayken, hala masal anlatmanın lüzumu yoktur.
Başında alıntıladığım şiirde Aşık Serdari ‘’ Nesini söyleyim? Gayrı düzen tutmaz telimiz, omuzdan kesilmiş kolumuz bizim’’ diyordu.
‘’Serdar, halimiz böyle ne olacak? Kısa çöp uzundan hakkını alacak. Mamurlar yıkılıp viran olacak, akıbet alınır öcümüz bizim.’’ Diye de bitiyor. Bilinmesin de fayda var…
