Biri Bize Devlet Kursun – Melih Demirel Yazdı
Son olarak Ortadoğu’nun kadim coğrafyası İran’da savaş gerilimi yükselirken, Türkiye’de kendisini Kürt yurttaşlarımızın temsilcisi olarak tanımlayan bir partinin eş genel başkanından dikkat çekici bir açıklama geldi. Söz konusu isim, İran’daki gelişmeleri değerlendirirken : “İran’ın kaderini Kürtler, Beluciler ve Farslar belirler.” Dedi.
O halde soruyorum: İran’da yaşayan 30 milyonu aşkın Türk nereye gitti?
Tebriz’den Erdebil’e, Urmiye’den Zencan’a uzanan geniş bir coğrafyada yaşayan milyonlarca Türk’ü yok sayarak yapılan bu tür değerlendirmeler, yalnızca eksik değil; aynı zamanda ciddi bir zihinsel arka planı da ele veriyor. Çünkü bir toplumun kaderinden söz ederken o toplumun en büyük unsurlarından birini görmezden gelmek, basit bir siyasi gaf olarak açıklanamayacak kadar ağır bir tutumdur.
Bu yaklaşımda bana göre çok daha derin bir mesele var. Sürekli olarak bilhassa karışan coğrafyalarda “hak iddia eden” bir politik dilin arkasında, devletsizlik travması gibi ağır bir psikoloji hissediliyor. Bunu söylerken herhangi bir halkı yada canımız ciğerimiz Kürt yurttaşlarımızı küçümsemek ya da bir kimliği hedef almak gibi bir niyetim asla yok. Çünkü bizim Kürt kardeşimle aramızda bir mesele yok. Mesele suyu bulandıran siyaset!
Fark ettiniz mi? Halklar sorunsuz şekilde yaşarken, her karışıklığın akabinde bir devlet iddiası ortaya atılıyor.
Suriye karışır: “Bizim hakkımız var.”
Irak karışır: “Bizim de hakkımız var.”
İran karışır: “Bizim de hakkımız var.”
İnsan merak ediyor doğrusu. Yarın Grönland kırsalında bir siyasi kriz çıksa, orada da hak iddia edilecek mi?
Bu anlayışın temelinde gerçekçi bir siyaset yok; romantik bir hayal dünyası var. Dahası, bu hayal dünyası çoğu zaman başka güçlerin hesaplarıyla kesişiyor. Nitekim son yüz yılın tarihi açık bir gerçeği defalarca gösterdi: Ortadoğu’da emperyalizmin çizdiği haritalar hiçbir halk için özgürlük getirmedi.
Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Batılı, emperyalist başkentlerin koridorlarında yazılan senaryolar, bölgedeki bazı çevrelere “bağımsızlık” masalı olarak pazarlanıyor. Fakat gerçek şu ki; emperyalizmin plan defterinde hiçbir halkın özgürlüğü yazmaz. Orada yalnızca çıkar, enerji yolları ve jeopolitik hesaplar bulunur.
Bu yüzden sürekli olarak dış güçlerden medet umarak “bize devlet kurulsun” çağrıları yapmak, adına ne konulursa konulsun bir bağımsızlık mücadelesi değildir.
Bağımsızlık mücadelesi, halkın kendi iradesine dayanır. Kendi toprağına, kendi emeğine ve kendi siyasi aklına güvenir. Emperyal başkentlerin kapısında bekleyerek yazılan hikâyelerin adı ise bağımsızlık değil, olsa olsa taşeronluktur.
Ortadoğu’nun ihtiyacı olan şey yeni haritalar değil; gerçekçilik, saygı ve aklıselimdir. Bir ülkenin kaderinden söz ederken o ülkenin milyonlarca insanını yok saymak ise bu aklıselimin tam tersidir.
Kısacası mesele şudur:
Başka ülkelerin iç dengelerini yok sayarak sürekli “hak” talep eden bir siyaset, sonunda kendi cümlesini kendisi ele verir.
Çünkü bu dilin satır aralarında şu cümle gizlidir: “Biri bize devlet kursun.”
