Kentleşen toplum değişemeyen siyaset
Türkiye’de son yüzyılın en büyük dönüşümlerinden biri kentleşme oldu. Cumhuriyet’in ilk yıllarında nüfusun büyük bölümü köylerde yaşarken, bugün nüfusun yaklaşık yüzde 90’ı kentlerde yaşıyor.
Bu yalnızca bir adres değişikliği değildir; hayatın ritmi, aile yapısı, çalışma biçimi, eğitim anlayışı, beklentiler ve değerler sistemi de değişmiştir.
Bunu basit bir demografik değişim olarak görmek yeterli değil; bu durum aynı zamanda siyasetin zeminin de değişmesi.
Ülkemizde fiziksel kentleşme çok hızlı gerçekleşmesine rağmen kültürel ve kurumsal kentleşme aynı hızla ilerleyemedi; insanlar apartmanlara taşındı ama siyasal kültür, hemşehrilik ilişkileri ve bazı alışkanlıklar uzun süre kırsal özelliklerini korudu.
Türkiye’de siyaset, uzun yıllar kırsal toplumun refleksleriyle şekillendi, kent kültürü yeterince gelişmediği için siyasal söylemlerin önemli bir bölümü hâlâ kimlik, aidiyet, gelenek, hemşehrilik, üzerinden kuruluyor.
Oysa kentli seçmenin gündeminde enflasyon, barınma, eğitim, sağlık, güvenlik, liyakat, trafik ve emeklilerin durumu gibi doğrudan hayat kalitesini belirleyen sorunlar bulunuyor.
Yani toplum değişirken siyasetin dili ve alışkanlıkları bu değişime ayak uyduramadı.
Kentleşmiş bir toplumu hâlâ kırsal toplumun siyaset diliyle yönetmeye çalışmak Türkiye’deki siyasetçilerin yaşadığı paradokslardan biridir.
Bu da önemli bir soruyu gündeme getiriyor:
“Kentleşen bir toplum nasıl bir siyasetçi ve siyaset talep ediyor?”
Siyasetçi de sonuçta içinde........
