menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Patronumuz hormonlarımız

33 0
04.04.2026

Ünlü bir kadının densiz bir lafını hiç unutamadım. Erkeklerin cinsel iştahını kaçıracağı için çocuk emzirmenin uygunsuz olduğunu yazmıştı çok satan bir gazetedeki köşesinde.

Tanışmadığımız için yüzüne söyleyemediysem de “Yuhhh sana, bir de kadın geçiniyorsun. Kadının memesi evladını emzirmek için vardır, erkekleri baştan çıkarmak için değil” demiştim içimden. Demiştim demesine de “Baştan çıkaran meme” hikayesini de küçümsememek lazım. Memeyle cinselliğin illaki illiyeti var çünkü. 

Memeyi meme yapan cinsiyet hormonları doğumdan itibaren var. Bebeklerin bile cinsiyet özellikleri var. İnsan bebişlerinin cinselliğe eğilimleri de var hatta biz görmezden gelsek de cinsel aktiviteleri bile var. Gene de bebeklerin suratına bakıp cinsiyetini anlayamayız çünkü henüz net olarak belirlenmemiştir. Dış görünüş kız ve oğlan bebekte benzerse de hormonal baskınlığa bağlı olarak cinsel bölgelerin görüntüsü farklılaşmış olarak doğulur. O yüzden beklentiyle uyumuna bağlı olarak ebenin eline çok ya da az bahşiş tutuşturulur. Oysa doğumdaki cinsel görünüm cinsel kimliğin gerçek yansıması olmayabilir. 

Bir önceki yazımda söz ettiğim cinsiyeti ve de cinselliği belirleyen hormonlar daha anne karnındayken üretilmeye başlanır. Bu üretimin öncesinde tek tip olan cinsel bölge, baskınlaşan hormonun etkisiyle kadın ya da erkek görünümüne doğru evrilir. Doğum gerçekleştiğinde cinsel organların iki cinsiyetten birine doğru dönüşümü büyük oranda tamamlanmıştır. Ancak bazen ne o ne de öteki gibi ya da hem o hem de öteki gibi bir görünüm de olabilir. Tipik kız ya da erkek cinsel organları dışındaki bu olasılıklar hiç az değildir. Toplumda sayıya vurulabilecek kadar çok birey iki ucun arasında bir yerlerdeki görünümle doğar. En ilkel toplumlar bu durumların da olağan olduğunu bilir ve kabullenirken sözüm ona uygar toplumlar bunu kusur ya da ayıp kabul ederek gizler. Suçmuş gibi değerlendirmenin yarattığı bu gizlilik o kişilerin ömürlerini cehennemde geçirmelerinin nedeni olur… 

Bebek büyüdükçe hormonal baskınlığa bağlı olarak fiziksel görüntüsü de değişir. Böylece bir çocuğun kız mı erkek mi olduğu artık suratına bakılarak da anlaşılabilir olur. Ancak küçük çocuklukta hâlâ taşlar tam yerine oturmuş sayılmaz. O yüzden de patavatsızlarca çıkarılan “Ay pardon ben kız sandım/erkek zannettim” nidaları azımsanmayacak kadar çoktur.

Kişinin dış görünümünü tümüyle belirleyecek orandaki cinsel hormon üretimi puberte denilen buluğ çağında oluşur, cinsel kimlik de öyle. Buluğ çağında hormonların çatışması diğer dönemlere göre çok daha yoğundur. Bir gün içine çekilip olura olmaza iç çekerek ağlayan aşırı hassas bir yeni yetmenin ertesi gün içinden canavar çıkmış gibi sağa sola saldırması sıra dışı değildir. Sanki bazen nazenin bir kızcağızdır da başka bir zaman azgın bir herifçioğlu. Bu çatışma az ya da çok dışa yansıyarak bütün buluğ dönemine damgasına vurur. Sonuçta hangi hormon patronluğu ele geçirirse ortaya onun belirlediği cinsel kimlik çıkar. Bazen de hormonlar arasında yenişememe durumu olur. 

Doğumdaki cinsel bölge görünümü ile pubertede yerleşen cinsel kimlik arasında da uyumsuzluk olabilir. Bu durum da azımsanacak boyutta değildir. Bu farklılık da sözüm ona uygar toplumlarda ayıp ve suç kategorisine dahil edilir. Hatta bu aşamadaki cinsel farklılık doğuştan olandan da daha büyük suç kabul edilir. “Madem öyle görünmüyor, öyleyse yaratımın kabahati değil bizzat kendisinin suçudur” diye düşünenlerce kişinin cehennemine körükle gidilir. Oysa her iki durum da kişinin iradesi dışındaki gelişimlerdir. Kimyasal hakimiyetin yani hormonların sonucu olarak gelişen psikolojik/davranışsal farklılıklardır. Asıl ayıp ve suç olan, cinsiyet görünümü ya da cinsel yönelimini nedeniyle kişilere eziyet etmektir. Bu affedilmez suç şimdilik konumuz dışında kalsın… 

Puberte döneminde cinsel kimlik oluştuktan, hormonal denge yani kadınlık ya da erkekliğin baskınlığı kesinleştikten sonra çatışmanın ateşi biraz yatışırsa da hormonlar karşılıklı konuşmaya hatta çatışmaya ömür boyu devam eder. Ancak çok önemli olan şey bu durumun dönemsel değişiklikler de göstermesidir. 

Tıpkı puberte gibi menapoz ve andropoz da hormonal değişimin kilometre taşlarındandır. Menapoz sonrası östrojenleri azaldığı için görece testosteronları artmış olduğundan kadınlar erkeksileşir. Evcimenlikleri azalır, daha çok dışarıya ve spora yönelirler, işe ve başarıya yoğunlaşmaları artar. Tahammülleri düşer; daha vurdum duymaz, daha öfkeli ve saldırgan olurlar. Andropoz sonrası erkeklerin androjenleri azaldıkça da görece östrojen etkisi çoğalır. Yaşlanan erkekler o nedenle daha hassas, daha alıngan, daha sevecen, daha ağlak ve elbette daha büyük memeli olurlar. (Yaşlı erkeklerde belirgin biçimde artan eş cinseliğinin nedeni de hormonlarındaki değişimdir.)

Başlangıçta hormonlarımızın hangisi baskın olursa olsun yani hangi cinsiyete bürünmüş olursak olalım, biz bilerek ya da bilmeyerek yaptığımız tercihlerle de bu durumu etkileriz ki belki de buna bireysel kültür diyebiliriz. Bu tercihten kastım sadece cinsel tercih değildir, seçtiğimiz yiyecekler ve de fiziksel aktivite oranımızdır da. Örneğin, ömrünü ekran karşısında geçirenlerin yağlanmamasının ve de memelerinin büyümemesinin ihtimali yoktur. Şimdilerde sayısı çok artan ev delikanlılarının hayat mücadelesinden kaçarak, ekrana çakılı oturup kalarak testosteron üretebilmesi mümkün olamaz, tersi olur. 

En kabasından söylersek; cinsel görüntüsünden de tercihinden de bağımsız olarak, östrojen bombardımanı altındakiler daha anaç, daha sevici ve kollayıcıyken, testosteron saldırısı altındakiler daha sevişgen, savaşkan ve şiddete yatkın olur.

Bütün bunları tüccarlar bizden daha iyi bildikleri için daha lezzetli yani yağlı ve iri hayvan ve bitkiler yetiştirmek için onların gıdalarının içine östrojeni dolduruyorlar. Biz de onları yedikçe hazırından bu östojen çorbasına konuyoruz. (Bir de iştahımız coşturan MSG belası var ki o da şimdi konu dışı) 

Sonuçta “Getir” denilen pizza ya da kebaplardan başlayıp, spora yönelenlere satılan hormon yüklü ek gıdalara varana kadar anlat anlat bitmez beslenme hataları zincirinin gönüllü köleleri olarak yedikçe şişiyor, şiştikçe yerimizden kalk(a)maz oluyoruz. Sonra gelmeyen pazartesileri bekliyoruz, kişisel değişimimizi başlatmak için… 

Yaptığım genellemelerin elbette istisnaları var, hem de hiçbiri azımsanacak gibi değil. Ancak poposu oturmaktan nasır tutan ve hazır gıdalarla beslenen delikanlıların memelerinin giderek daha da büyüyeceği kesin ki bunun adı östojen bombardımanıdır. Salata yediğinde beslendim sanan, acıktıkça “Çikolata, kola ve vape” ile otlanırken sıfır beden kalmak için spor salonundan çıkmayan kızların da memelerine kaç litre silikon tıktırdıklarından ya da dudaklarını ne kadar balonlaştırdıklarından bağımsız olarak giderek daha da erkeksileşecekleri de kesin ki bunun adı da testosteron bombardımanıdır. 

Sürekli mücadele halinde olan, askerlik ya da polislik yapmak gibi devamlı alarm halinde yaşamak zorunda kalan, savaş sporlarına kafayı takan, her gün saatlerce egzersiz yapanların ise ek besinlerle doping yapmasalar bile testosteron bombardımanına uğradıkları da açıktır. Östrojen arttıkça nasıl anaçlık ve de kırılganlık artıyorsa, testosteron artıkça da sevişme isteğiyle birlikte dövüşme isteğinin de arttığı, dolayısıyla şiddete yatkınlığın arttığı da açıktır. Hippilerin “Savaşma, seviş” sloganının altyapısı da bu gerçekliktir. Esrar (marihuana) ve diğer bağımlılıkların yarattığı beynin devre dışı kalması durumları da bu kapsamdadır. 

Sonuç olarak ne yiyor içiyorsak ve ne kadar hareket ediyorsak o kadar kadınlık ya da erkeklik hormonu üretiyoruz ve bedenimizde hangi hormonun ne kadarı varsa aslen onun tetikçiliğiyle davranıyoruz. Psikoloji ve sosyoloji, FKB’mizin yani fizik kimya biyoloji üçlemesinin gölgesinde boy atıyor…  

Özetle, östojenik biriyseniz daha çok karbonhidratla beslenirsiniz, daha çok sever daha çok sevilmek istersiniz. Daha rahvansınızdır, elinizi ağzınızdan uzaklaştıramadıkça daha da genişlersiniz ve böylece daha da östrojenikleşirsiniz. Testosterojenik biriyseniz de daha çok proteinle beslenirsiniz, daha ateşlisinizdir, sevmeseniz de daha çok sevişir, daha çok spor yapar, gerekmese bile daha çok didişir, daha çok kavgaya karışırsınız ve böylece daha da testosterojenik olursunuz. 

Sonuçta ya az ya da çok olsun, hepimiz östrojen ya da testosteron hakimiyetinde bir şeyiz ya, böyle durumlar için benim dilime pelesenk ettiğim laf şudur: “Teker hep aynı yöne döner” 

Evet, süreç kendini katlayarak ilerler ama vites değiştirmek diye de bir şey var. Ancak otomatik vites gibi bir şey değil o, iradi müdahale gerektirir. Hormonlarımızın kölesi olmak ile patronu olmak arasındaki fark o vitese el atmaktan geçiyor, yani duygularımıza çelme takıp, aklımızı devreye sokmaktan…

Duygularımız gürül gürül çağlayan bir nehirdir ve bizi tam da “olduğumuz gibi” yapandır. Aklımızsa cılız bir pınarcıktır ama bizi tam olarak “istediğimiz gibi” yapacak olandır. Ne istediğini bilmek (hissetmek değil bilmek) ve bu yolda tercih kullanmak duygusallığın değil akıllılığın göstergesidir. 

Hormonlarımız, duygularımızın patronudur. Hormonlarımız aklımızın ise kölesidir. Memelerimizin büyüklüğü yani hormonlarımız ne derse desin, pusula olarak duygularımızı mı aklımızı mı seçtiğimize göre şekilleniyoruz… 

Başkalarının kendi bedenlerini ilgilendiren tercihlerine saygı göstermekse bireysel kültürden çok toplumsal kültürün sonucudur. Gelişkin addedilen uygarlıkların bu tür konularda en ilkel davranışlara sahip olması yani akılcı değil duygucu oluşu başlı başına bir paradokstur. 

Tekrarlamasam olmaz; eğitimsel dizginlerden bağımsız olarak, fiziksel görüntü olarak da davranışsal olarak da kadın ya da erkek olmak hormonal dürtülere bağlıdır. Hormon miktarları da ömür boyu sabit değil kalmaz, değişkendir.  Bunların hepsi biyolojidir. 

Biyolojik yapımıza bağlı olarak gelişen psikolojimizi ve davranışlarımızı doğal yolundan saptıran toplumsal kültür ise bambaşka bir meseledir.

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:


© Medya Günlüğü