menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran kapanı: Türkiye’yi bekleyen zorlu sınav ve rasyonel çıkış yolu

16 0
02.03.2026

Orta Doğu’da kartların yeniden, hem de oldukça kanlı ve sarsıcı bir biçimde dağıtıldığı tarihi bir dönemeçteyiz.

Şubat 2026 sonu itibarıyla başlayan, doğrudan İran’ın tepe yönetimini ve stratejik altyapısını hedef alan ABD-İsrail ortak operasyonu, bölgemizdeki jeopolitik fay hatlarını geri dönülmez biçimde kırdı. Şunu en baştan, iç politikaya yönelik hamasetten ve ideolojik körlükten uzak, tamamen rasyonel bir devlet aklıyla ortaya koyalım: İran’daki mevcut rejimin bu devasa sarsıntıyı tek parça halinde, yapısal bir hasar almadan atlatması artık pek mümkün görünmüyor. Asıl mesele, bu zorunlu rejim içi veya rejimler arası geçişin ne kadar kanlı olacağı ve Türkiye’nin bu devasa enkazın altında kalıp kalmayacağıdır.

Türkiye, bu krizde sınırlarının ötesindeki “uzaktaki bir savaşı” izlemiyor; aksine ekonomisi, demografisi, sınır güvenliği ve enerji hatlarıyla krizin tam merkez üssünde yer alıyor.

Kürecik açmazı ve diplomatik sıkışmışlık

Öncelikle masadaki en yakıcı ve acil dosyadan başlayalım: Malatya Kürecik.

İran, NATO şemsiyesi altındaki bu radardan elde edilen istihbaratın dolaylı yollardan İsrail’in savunma mimarisine entegre olduğunun gayet farkında. Bu durum Ankara’yı, Tahran ile Batı arasında son derece tehlikeli bir diplomatik mayın tarlasına itiyor. Eğer bu kelimeyi kullanabilirsek, Türkiye’nin “tarafsız” duruşu, krizin bu aşamasında her iki bloktan da ağır baskı yiyor.

Washington bizden hava sahası ve lojistik kolaylık beklerken, Moskova ve Pekin ekseni Ankara’nın “dengeci” rolünü ve Avrasya ile olan ilişkilerinin samimiyetini test ediyor. Dışişleri Bakanlığı’nın kurumsal hafızası devreye sokulmadan, anlık reflekslerle verilecek her taviz, Türkiye’yi bölgesel bir çatışmanın doğrudan tarafı yapma riski taşıyor.

Kısa vadeli şoklar: Ekonomi ve sınır güvenliği

İlk 6 aylık projeksiyona baktığımızda tablo oldukça karanlık. Hürmüz Boğazı’nın fiili durumuna ve enerji arz güvenliğine bağlı olarak petrolün 100-120 dolar bandına oturması, zaten yapısal sorunlarla boğuşan kırılgan Türkiye ekonomisi için tam bir “kusursuz fırtına” demektir. Enerji ithalat faturasının kabarması, cari açığın patlaması ve kur üzerindeki yukarı yönlü şiddetli baskı, enflasyona doğrudan birkaç puanlık ek yük olarak yansıyacaktır.

Ancak asıl beka sorunu ekonomiden ziyade güvenlik ve demografidir. İran’da devlet otoritesinin çökmesi veya zayıflaması, doğu sınırlarımıza (Van-Hakkâri hattı) yüz binlerce yeni sığınmacının dayanması demektir. Afgan ve Pakistanlı göçmen dalgasına eklenecek bir İranlı sığınmacı krizi, Türkiye’nin demografik ve sosyolojik taşıma kapasitesini tamamen çökertir.

Öte yandan, İran’dan sonra sıranın Türkiye’ye geldiğine veya geleceğine yönelik komplo teorisi soslu analizleri ne derece ciddiye almak gerekir bilemiyorum; ancak bölgesel haritaların yeniden çizildiği bir ortamda bu başlık önümüzde duruyor. Elbette, o meşhur “Kürt meselesi” de masada. Eş zamanlı olarak, İran’ın zayıflamasıyla oluşacak otorite boşluğu, bazıları için daha şimdiden “Üçüncü bir Kürt meselesi” uyarısını tartışmaya açmaktadır. Ne de olsa o topraklar, tarihteki ilk Kürt devleti olan Mahabad Cumhuriyeti’nin kurulduğu topraklar; uzun ömürlü olmasa da böyle bir tarihsel deneyim ve hafıza var. Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki denkleme şimdi bir de İran eklendiğinde, Ankara’nın güvenlik mimarisi üç cepheli bir sınava tabi tutulacaktır.

Orta vadeli fırsatlar ve riskler: Enerji jeopolitiği

Olaylara sadece kriz odaklı değil, devlet aklıyla uzun vadeli bakmak zorundayız. Eğer İran rejimi değişir, Batı ile entegre olur ve yıllardır süren ağır yaptırımlardan kurtulursa, karşımızda yatırımdan ticarete, enerjiden turizme kadar her alanda çok daha güçlü, küresel sisteme entegre bir bölgesel rakip bulacağız.

Yeni dönemde İran, devasa rezervleriyle Avrupa’nın ana doğal gaz tedarikçisi olma potansiyeline sahiptir. Türkiye, geçmişte TANAP ve Türk Akımı-2 projelerinde yaptığı stratejik hataları tekrarlamamalıdır. Biz yıllarca boru hatlarına sadece topraklarımızı kiralayarak “transit ülke” olmakla övündük. Oysa asıl kazanç, gazın sahibi olmaktır. İran’dan çıkacak gazın sadece bir “transit ülkesi” olmak yerine, gazın mülkiyetinin sınırda devralındığı, nihai varış noktasının ve fiyat belirleyici merkezinin (hub) Türkiye olacağı bir strateji şimdiden, ortak akılla kurgulanmalıdır. Bu konu, Avrupa karşısındaki jeopolitik pozisyonumuzu ve pazarlık gücümüzü tahkim edebilecek en hayati başlıktır.

İran krizi, Türkiye için ideolojik saplantılarla, İhvancı veya mezhepsel reflekslerle ya da iç politika malzemesi yapılarak yönetilebilecek bir süreç değildir. Ankara bu krizi ya “yine bize patlayan bir kaos” olarak yaşayacak ya da devlet aklını devreye sokarak “stratejik yeniden konumlanma fırsatına” çevirecektir. Yapılacak tercih, sadece bugünü değil, Türkiye’nin önümüzdeki 50 yılını belirleyecektir.

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:


© Medya Günlüğü