menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

"Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur."

6 0
15.04.2026

"Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur."

Muhammed Zahir Yıldız

İnsanoğlunun biyolojik yapısı öyle muazzam bir nizamla halk edilmiştir ki, vücutta yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunda sinir sistemi "acı" vasıtasıyla kişiyi uyarır. Bir organımız sancılandığında aslında o sancı, bizleri tedbir almaya, bir tabibe müracaat etmeye çağıran ilahi bir rahmettir.

Acı duyduğumuz için doktora gider, reçeteye sarılır ve o habis hastalığın vücudu tamamen istila etmesine mani oluruz. Ancak "emraz-ı kalbiye" dediğimiz manevi hastalıklar tam tersi bir karakter taşır; onlar sessiz ve sinsi katillerdir.

Bedeni hastalıklar acı verirken, manevi marazlar nefse sahte bir zevk verir. En koyu sohbetlerin gıybet sofralarında kurulması, insanın kendi varlığıyla veya sosyal konumuyla başkalarına üstünlük taslamasından duyduğu o karanlık haz, aslında ruhun mahvolmasıdır. İmam Gazali Hazretleri bu durumu şöyle izah eder: "Vücudun ölümü bir anlık bir hadisedir, fakat kalbin ölümü, insanın diri görünüp ruhunun kokuşmasıdır." Bizler fiziksel bir sızı için kapı kapı gezerken, ruhumuzu ve karakterimizi zehirleyen haset ve kibirden acı duymadığımız için tedavi yoluna da başvurmayız.

Bugün toplumsal yapımıza baktığımızda, bu hissedilmeyen sancıların nasıl büyük yıkımlara yol açtığını müşahede ediyoruz. Toplumun İslam’dan ve kadim gelenekten beslenen değer yargıları her geçen gün zayıflıyor. Haset ateşiyle kavrulan akrabalar birbirine düşman kesiliyor, gıybetin zehriyle kardeşlik bağları kopuyor ve ne yazık ki incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler ölümcül çatışmalara kadar varabiliyor. Oysa Hz. Mevlana, "Gönül aynan paslanmışsa, onu zikir cilasıyla parlat" diyerek bize kurtuluşun ancak içsel bir temizlikle mümkün olduğunu hatırlatır. Toplumu zehirleyen bu üç büyük illete (haset, kibir, gıybet) karşı durabilmek, ancak ciddi bir manevi mücadeleyle mümkündür.

Bu mücadele ise tek başına verilebilecek bir savaş değildir; zira nefis kendi ayıplarına karşı kördür. Mutlaka bir Mürşid-i Kamil’in rehberliğine, onun basiretli nazarına ihtiyaç vardır. Batılı mütefekkirlerin, özellikle hümanistlerin iddia ettikleri gibi ilahi kaynaklı bir otoriteye teslimiyet, insanı soysuzlaştıran bir kölelik değildir. Bilakis, Muhyiddin İbn Arabi’nin vurguladığı üzere; vahye ve onun kâmil varislerine teslimiyet, insanı kula kul olmaktan kurtarıp gerçek hürriyete kavuşturur.

Teslimiyet, hür iradeye ipotek koymak değil, o iradeyi nefsin esaretinden kurtarıp hakikatin hizmetine sunmaktır.Hatırlıyorum, eskiden geleneğimiz de İnsanlar arasında en ufak bir huzursuzluk baş gösterdiğinde, mesele adliyeden evvel bir Nakşi şeyhine ya da ilmiyle amil bir alime götürülürdü. O kapılar manevi birer mahkeme gibi işler; düğümler şeriat dairesinde çözülürdü.

Toplumun her ferdi ya bir dergâhın müridi ya bir gönül dostunun muhibbiydi. Herkes o velayet şemsiyesinin altında bir emniyet duygusuyla yaşardı. Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin usulünde olduğu gibi, "Halvet der encümen" (halk içinde Hak ile olmak) düsturuyla, cemaatin rahmetine sığınılırdı. Zira firkat (ayrılık) azap, birlik ise sekinedir.

Ancak sadece bir mürşide intisap etmek de kâfi değildir. Manevi şifa için rehberin verdiği o manevi reçeteyi, yani evradı ve zikri düzenli tatbik etmek şarttır.

Şeyh Abdülkadir Geylani’nin de işaret ettiği üzere, tedavinin ilk şartı haramdan ve özellikle haram lokmadan şiddetle kaçınmaktır. Gönül hanesini temiz tutmadan çekilen zikir, kirli kaba konulan temiz suya benzer. Namazı huşu ile ikame etmek, Kur’an-ı Kerim’i bir hayat rehberi olarak tefekkürle okumak ve gecenin sessizliğinde "Zikrullah" ile kalbi diri tutmak asıldır. Unutulmamalıdır ki, insan ancak salihlerle beraber olduğunda kendi eğriliklerini görebilir. Ruhun ilacı; samimi bir tövbe, istikrarlı bir zikir ve kamil bir rehberin eşliğinde yürümektir. Zira hakikat birdir:

"Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur." (Ra’d, 28)

Editör: Mehmet Nezir Güneş


© Mardin Life