Kontrat Komplo ve Kumpas
Kontrak Komplo ve Kumpas
Rainer V.Fassbinder’in 30 yaşına gelinceye kadar 30 film çekeceği iddiasını gerçekleştirmek üzere yaşını bir yıl küçültüp bu hedefini gerçekleştirdiği bir şehir efsanesi olarak kabul edilse bile, 37 yıla sığan kısa yaşamında 40’ı aşkın film yaptığı da kuşku götürmez bir gerçektir. II.Dünya savaşı sonrası Alman toplumunun geçirdiği derin sarsıntıları, hızlı dönüşümleri ve kolektif bilincin izdüşümlerini yansıtan filmler çekmiştir.
Fassbinder’in 1981 yapımı “Lola” filmi, yenilgi travmasını hızlıca üzerinden atmaya çalışan savaş sonrası Almanya’sında geçer. Dürüst ve namuslu imar müfettişi Von Bohm, rüşvetin ve imar yolsuzluklarının ayyuka çıktığı bir Alman kasabasına, İmar Daire Başkanı olarak atanır. Belediye başkanı, İmar komisyon üyeleri ve şehrin ileri gelen zenginlerinin dahil olduğu kirli bir yapıyı fark eden Von Bohm, bu yapının en önemli sacayağı olan müteahhit Schuckert’i hedefine alır. Bu amaçla hazırladığı yolsuzluk dosyasını sunmak üzere yerel medya temsilcisi ile bir barda buluşur.
Mercek altına aldığımız sahne, yakın çekim açık bir dosya görüntüsü ile başlar. Dosya hızlıca kapatıldığında dosyanın kapağında “Schuckert” üst başlığını görürüz.
Gazeteci : Bana bir skandal sözü verdiniz ama bunlar sadece kontrat
Von Bohm: Ee herhalde kontrat olacak. Şeytanın bugünlerde hala kükürt koktuğunu ve kıllı bir kuyruğu olduğunu mu sanıyorsunuz?
Gazeteci: hayır sanmıyorum
Von Bohm : İyi. Şeytan artık hoş kokular sürünmüş ve güzel elbiseler giymiş olabilir ama korkunç hedefi hala aynı. Bu bir anlaşma, bir komplo, bir kumpas. Siz istediğiniz kadar kontrat deyin.
Gazeteci: Peki bu sözünü ettiğiniz kumpasın amacı ne?
Von Bohm : zengin olmak, amaçları bu.
Gazeteci: kontratlar bunun için imzalanır zaten
Von Bohm : Ama kimlerin pahasına. Söyleyeyim: yoksulların pahasına, hakkı yenilmişlerin, sömürülenlerin pahasına!
Evet, ilgili sahnenin dini, ahlaki ve iktisadi anlayışımızın anlaşılması açısından önemli doneler taşıdığı kanaatindeyim.
Modern zamanlarda ekonomik yapının ahlak normları ile bağlantısı gittikçe zayıfladığından ekonomik suçların toplum vicdanında mahkum edilmesi nadiren rastlanılan bir durumdur. Kılıfına uydurulan ekonomik suçlar; artık kınanmayan, hatta bu suçu işleyen açısından gücün bir göstergesi olarak övünülen ve diğer toplum kesimlerince de imrenilen kurnazlıklar muamelesi görmektedir. Dindar olmamasına karşın yönetmenin, kötülük kumkuması olarak dini bir kavram olan “şeytan” kelimesini seçmesi ilginçtir. Yönetmen, işlenen suçun “şeytaniliği” vasfını ön plana çıkararak dinsel hassasiyetten yararlanmak istemiş olabilir. Ancak dindarların da ekonomik suçlarla günah bağlantısını epeyce zayıflattıkları bilinen bir gerçektir.
Öte yandan şeytan’ın kibar çevrelere yakıştırılmayıp çirkin, kükürt kokan ve kıllı kuyruğu olan birisi olarak tasvir edilmesi dinsel düşünce yapımızın kilit kodlarını deşifre eder. Elinizi vicdanınıza koyun ve bir anlığına düşünün! Kurumsallaşmış ve bir gelenek oluşturmuş dini inancın resmi ve gayrı resmi temsilcileri vasıtasıyla bizlere empoze edilen ve zihnimizde oluşturulmaya çalışılan “Şeytan”algısının farkında mıyız?
Bu algıya göre Şeytan, izbe sokaklar, karanlık dehlizler ve gizli batakhaneleri mesken edinmiş, arzularının esiri zayıf kişiliklere hükmünü geçiren “Karanlıklar Lordu” gibi değil midir?Yine bu algı, muktedir, güçlü ve zengin seçkinlerin kurduğu düzenden nemalanan veya en iyi ihtimalle onların öfkesinden çekinen ve korkan dindar temsilcilerin şeytan ve şeytani olanı onların mekanlarından uzakta tutmanın gayreti değil midir?
Oysa Şeytan; neon ışıklarının aydınlattığı caddelerde, kamusal faydayı tekelleştiren kontratlarda, şike kararlarının alındığı toplantılarda, imar düzenlemelerinin yapıldığı belediye meclislerinde, lüks otel lobilerinde ve devasa şirketlerin yönetim kurullarındadır…
Zaten Şeytan’nın etki alanının, merkezi güç odaklarının dışındaki güçsüz,bağımlı ve güdülebilen kişilere hasredilmesi de Şeytan’ın şanına yakışan şeytanca bir tutum olmasa gerek!
