Aynı Şehirde Bin Dil Tek Yalnızlık
Aynı Şehirde Bin Dil Tek Yalnızlık
Hadi bugün hep birlikte biraz memleketimizden bahsedelim. Sonra da bizden bahsederiz. Memleketimiz dahil her yerde var olan; insandan…
Sabahın erken saatlerinde Mardin’in sokaklarında yürüyen biri şunu fark eder: Bu şehir uyanmadan önce bile doludur. Taş duvarlar geceyi hâlâ üzerinde taşır. Dar sokaklardan henüz insan sesi yükselmez ama şehir sessiz değildir. Sanki her köşe, her kapı, her pencere kendi içinde konuşuyordur.
Bu sadece bir sessizlik değil; birikmiş bir şeydir. Yüzyılların bıraktığı bir iz gibi. Bu şehir, öyle bir günde kurulmadı. Artuklular geldi, iz bıraktı. Ardından başka devletler, başka insanlar… Ama kimse bu şehri baştan yazmadı. Herkes kendi cümlesini ekledi. Bu yüzden Mardin’de tarih düz bir çizgi değildir. Üst üste binmiş katmanlar gibidir. Bir sokaktan geçerken sadece bugünden geçmezsin. Aynı anda birkaç zamandan yürürsün.
Mardin’e “çok kültürlü şehir” derler. Biz Mardinliler de bunu bilir, böyle anılmaktan gurur duyarız.
Farklı dillerin, farklı inançların, farklı hayatların bir arada yaşadığı yer.
Ama bu tanımın sakladığı bir gerçek var: Bir arada yaşamak, birbirine yakın olmak değildir. Bu şehirde yüzyıllardır: Arapça, Kürtçe, Türkçe, Süryanice konuşuluyor. Kiliselerle camiler aynı gökyüzünü paylaşıyor.
Yüzyıllardır aynı yamaçta duran bu şehir; Deyrulzafaran Manastırı’nın sabah dualarını, Zinciriye Medresesi’nin taş avlusundaki ayak seslerini, Kasımiye Medresesi’nin yarım kalmış hikâyesini aynı anda taşır.
Ama bu çokluk, sandığımız gibi bir yakınlık üretemiyor artık. Geçmişte bu çokluğun içinde bir gökkuşağı vardı. Görenleri hayran bırakan, uzun uzun izleten, bereket saçan… Şimdilerde bu durum oldukça değişti. Aksine, çoğu zaman sessiz bir mesafe yaratıyor.
Arapça, Kürtçe, Türkçe, Süryanice…Bu şehirde kelimeler hiçbir zaman eksik olmadı. Ama mesele hiçbir zaman kelime değildi. Mesele, o kelimelerin birbirine değip değmediğiydi.
Çünkü insanlar birbirini anlamıyor değiller, fazla iyi anladıkları bile söylenebilir. Ve bu anlayışın içinde kocaman suskunluklar gizli.
Mardin’in gerçeği şu: Bu şehir, farklılıkların uyum içinde eridiği bir yer değil. Farklılıkların birbirine değmeden var olmayı öğrendiği bir yer.
Birlikte yaşamak bu değil ki. Birbirine dokunmadan yaşamak. Bugün bu durumu romantikleştiriyoruz. “Ne güzel, herkes bir arada” diyoruz.
Aynı sokağı paylaşmak, aynı hayatı paylaşmak anlamına gelmez. Bazen insanlar en çok yan yana olduklarında uzaklaşır. Eskiden insanlar farklıydı ama birbirine mecburdu. Aynı kuyudan su çekilir, aynı gölgede dinlenilirdi. Konuşmasalar bile birbirlerinin varlığını taşırlar, hayatlarını birbirine değdirirlerdi.
Ama aynı şeyi kendi hayatımızda yaşadığımızda adına yalnızlık diyoruz. Aynı evde konuşmayan insanlar, aynı ilişkide birbirine açılmayan iki kişi, aynı masada telefonuna bakan dostluklar…
Sorun dil değil. Sorun temas. Mardin bu yüzden bir şehirden çok bir ayna.
Burada gördüğümüz şey, geçmişin hoşgörüsü değil sadece bugünün mesafesi. Çünkü memleketimizin mukayeselerle görebileceğimiz bir dünü var.
Eskiden insanlar farklıydı ama temas halindeydi. Şimdi benzeriz ama kopuğuz. Ve belki de asıl mesele şu: İnsan, anlaşılmak istemediğinde değil anlaşılmanın getireceği yakınlıktan korktuğunda yalnızlaşır.
Mardin değişmedi. Taşlar hâlâ yerinde duruyor. Değişen biziz.
Artık aynı dili konuşmak yetmiyor. Çünkü kimse gerçekten kendini söylemiyor.
