menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türk-İslam toplumlarının mimari ve kültürel anlayışları

8 0
previous day

Türk-İslam toplumlarının mimari ve kültürel anlayışı, yalnızca estetik bir tercih değil; inanç, ahlâk, gündelik hayat ve toplumsal düzenin mekâna yansımasıdır. Bu anlayış, Orta Asya bozkır geleneği ile İslâm medeniyetinin şehirli yapısının kaynaşmasıyla şekillenmiş; Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan geniş bir coğrafyada ortak bir medeniyet dili üretmiştir. Nitekim varlığın bütünlüğünü kapsayan kozmik tasavvurumuz olan din, insanlığın bütün kültür çağlarının düzenleyici temel müessesesi ve üslubu da onun biçim alanındaki tezahürüdür.

Türk-İslam toplumlarının mimari ve kültürel anlayışını meydana getiren hususları dört farklı başlıkta kategorize edebiliriz:

1. Mimari: Mekânın Ahlâkı

Türk-İslam mimarisinde yapı, insanı kuşatan değil, ona eşlik eden bir unsur olarak düşünülür. Anıtsallık vardır; fakat bu anıtsallık kibirli bir gösterişten ziyade tevazu ve denge üzerinedir. Camiler, medreseler, hanlar ve imaretler yalnızca ibadet veya eğitim mekânı değil; sosyal hayatın merkezleridir.

Cami denince onun en önemli vasfı şehrin kalbi olmasıdır. Caminin etrafında çarşı, medrese, hamam ve imaret gelişir. Böylece din, ticaret, ilim ve gündelik hayat iç içe geçer.

Medreseye baktığımızda nilginin kutsandığı mekân olan bu müessesede ilmin ibadetle yan yana olması, Türk-İslam düşüncesinde bilginin dünyevî değil, ahlâkî bir değer taşıdığını gösterir.

Külliyeye gelince mimari olduğu kadar sosyal bir proje olan bu kurum; yoksula aş, yolcuya barınak, talebeye ilim sunar.

Bu mimaride ışık, su ve boşluk bilinçli biçimde kullanılır. Avlular, şadırvanlar ve revaklar; insanı tefekküre davet eden sakin alanlar oluşturur.

2. Kültürel Anlayış: Hayatın Merkezinde İnsan

Türk-İslam kültürü, şehirde yaşayan insanı merkeze alır. Mahalle düzeni, bu anlayışın en somut örneğidir. Mahalle; yalnızca coğrafi bir alan değil, ahlâkî bir birlikteliktir. Komşuluk hukuku, mimariyi bile şekillendirir: Evler birbirinin ışığını ve mahremiyetini kesmez.

Bu kültür dairesindeki yeri paha biçilemez olan mahremiyette ev mimarisinde dışa kapalı, içe dönük bir anlayış hâkimdir. Avlu, ailenin mahrem dünyasıdır.

Yine Türk-İslam kültür dairesinde gösterişten uzak, işlevi önceleyen bir estetik anlayışına dayanan sadelik vardır. Sadelikte güzelliğin süsün fazlalığında değil, uyumda arandığı görülür.

Türk-İslam kültür dairesinde kültürel hayatın omurgasını vakıf kültürü oluşturur. Vakıf kültüründe mimari eserlerin çoğu vakıf yoluyla inşa edilmiş, böylece şehir bir “hayır organizması”na dönüşmüştür.

3. Orta Asya’dan Anadolu’ya Taşınan Miras

Türklerin Orta Asya’daki çadır (yurt) kültürü, mimariye esneklik ve işlevsellik kazandırmıştır. Merkezi plan anlayışı, kubbeli yapılarda kendini gösterir. Selçuklu kervansarayları, bozkırdaki misafirperverliğin taş mimariye dönüşmüş hâlidir.

Osmanlı döneminde ise bu miras, İslâm şehir anlayışıyla daha da olgunlaşmış; mimari, toplumun ruhunu yansıtan bir dile kavuşmuştur. Mimar Sinan’ın eserlerinde görülen ölçü, denge ve insan ölçeği bu anlayışın zirvesidir.

4. Bir Medeniyet Dili Olarak Mimari

Türk-İslam mimarisi ve kültürü, “ben buradayım” diyen bir güç gösterisi değil; “birlikte yaşayalım” diyen bir medeniyet teklifidir. Şehirler, insanı yormayan; aksine onu ahlâk, estetik ve huzurla kuşatan mekânlar olarak tasarlanmıştır.

Yani her toplum gibi Türk-İslâm toplumlarının da tarihten gelen kültür birikimlerinin ışığında yeni mahalli - muasir bir mimari üslubu bir “vahdet ruhu” ile vücuda getirmek görevi ile karşı karşıya bulunduğunun bilinmesi gerekir.

Sonuç olarak Türk-İslam toplumlarının mimari ve kültürel anlayışı, taş ve tuğladan önce insanı, süsten önce anlamı, gösterişten önce hikmeti merkeze alan bir medeniyet tasavvurunun ürünüdür. Bu anlayış, bugün bile şehir ve kültür tartışmalarında bize güçlü bir referans sunmaya devam etmektedir.

Türk-İslam toplumlarının mimari ve kültürel anlayışını meydana getiren hususları dört farklı başlıkta kategorize edebiliriz:

1. Mimari: Mekânın Ahlâkı

Türk-İslam mimarisinde yapı, insanı kuşatan değil, ona eşlik eden bir unsur olarak düşünülür. Anıtsallık vardır; fakat bu anıtsallık kibirli bir gösterişten ziyade tevazu ve denge üzerinedir. Camiler, medreseler, hanlar ve imaretler yalnızca ibadet veya eğitim mekânı değil; sosyal hayatın merkezleridir.

Cami denince onun en önemli vasfı şehrin kalbi olmasıdır. Caminin etrafında çarşı, medrese, hamam ve imaret gelişir. Böylece din, ticaret, ilim ve gündelik hayat iç içe geçer.

Medreseye baktığımızda nilginin kutsandığı mekân olan bu müessesede ilmin ibadetle yan yana olması, Türk-İslam düşüncesinde bilginin dünyevî değil, ahlâkî bir değer taşıdığını gösterir.

Külliyeye gelince mimari olduğu kadar sosyal bir proje olan bu kurum; yoksula aş, yolcuya barınak, talebeye ilim sunar.

Bu mimaride ışık, su ve boşluk bilinçli biçimde kullanılır. Avlular, şadırvanlar ve revaklar; insanı tefekküre davet eden sakin alanlar oluşturur.

2. Kültürel Anlayış: Hayatın Merkezinde İnsan

Türk-İslam kültürü, şehirde yaşayan insanı merkeze alır. Mahalle düzeni, bu anlayışın en somut örneğidir. Mahalle; yalnızca coğrafi bir alan değil, ahlâkî bir birlikteliktir. Komşuluk hukuku, mimariyi bile şekillendirir: Evler birbirinin ışığını ve mahremiyetini kesmez.

Bu kültür dairesindeki yeri paha biçilemez olan mahremiyette ev mimarisinde dışa kapalı, içe dönük bir anlayış hâkimdir. Avlu, ailenin mahrem dünyasıdır.

Yine Türk-İslam kültür dairesinde gösterişten uzak, işlevi önceleyen bir estetik anlayışına dayanan sadelik vardır. Sadelikte güzelliğin süsün fazlalığında değil, uyumda arandığı görülür.

Türk-İslam kültür dairesinde kültürel hayatın omurgasını vakıf kültürü oluşturur. Vakıf kültüründe mimari eserlerin çoğu vakıf yoluyla inşa edilmiş, böylece şehir bir “hayır organizması”na dönüşmüştür.

3. Orta Asya’dan Anadolu’ya Taşınan Miras

Türklerin Orta Asya’daki çadır (yurt) kültürü, mimariye esneklik ve işlevsellik kazandırmıştır. Merkezi plan anlayışı, kubbeli yapılarda kendini gösterir. Selçuklu kervansarayları, bozkırdaki misafirperverliğin taş mimariye dönüşmüş hâlidir.

Osmanlı döneminde ise bu miras, İslâm şehir anlayışıyla daha da olgunlaşmış; mimari, toplumun ruhunu yansıtan bir dile kavuşmuştur. Mimar Sinan’ın eserlerinde görülen ölçü, denge ve insan ölçeği bu anlayışın zirvesidir.

4. Bir Medeniyet Dili Olarak Mimari

Türk-İslam mimarisi ve kültürü, “ben buradayım” diyen bir güç gösterisi değil; “birlikte yaşayalım” diyen bir medeniyet teklifidir. Şehirler, insanı yormayan; aksine onu ahlâk, estetik ve huzurla kuşatan mekânlar olarak tasarlanmıştır.

Yani her toplum gibi Türk-İslâm toplumlarının da tarihten gelen kültür birikimlerinin ışığında yeni mahalli - muasir bir mimari üslubu bir “vahdet ruhu” ile vücuda getirmek görevi ile karşı karşıya bulunduğunun bilinmesi gerekir.

Sonuç olarak Türk-İslam toplumlarının mimari ve kültürel anlayışı, taş ve tuğladan önce insanı, süsten önce anlamı, gösterişten önce hikmeti merkeze alan bir medeniyet tasavvurunun ürünüdür. Bu anlayış, bugün bile şehir ve kültür tartışmalarında bize güçlü bir referans sunmaya devam etmektedir.

1. Mimari: Mekânın Ahlâkı

Türk-İslam mimarisinde yapı, insanı kuşatan değil, ona eşlik eden bir unsur olarak düşünülür. Anıtsallık vardır; fakat bu anıtsallık kibirli bir gösterişten ziyade tevazu ve denge üzerinedir. Camiler, medreseler, hanlar ve imaretler yalnızca ibadet veya eğitim mekânı değil; sosyal hayatın merkezleridir.

Cami denince onun en önemli vasfı şehrin kalbi olmasıdır. Caminin etrafında çarşı, medrese, hamam ve imaret gelişir. Böylece din, ticaret, ilim ve gündelik hayat iç içe geçer.

Medreseye baktığımızda nilginin kutsandığı mekân olan bu müessesede ilmin ibadetle yan yana olması, Türk-İslam düşüncesinde bilginin dünyevî değil, ahlâkî bir değer taşıdığını gösterir.

Külliyeye gelince mimari olduğu kadar sosyal bir proje olan bu kurum; yoksula aş, yolcuya barınak, talebeye ilim sunar.

Bu mimaride ışık, su ve boşluk bilinçli biçimde kullanılır. Avlular, şadırvanlar ve revaklar; insanı tefekküre davet eden sakin alanlar oluşturur.

2. Kültürel Anlayış: Hayatın Merkezinde İnsan

Türk-İslam kültürü, şehirde yaşayan insanı merkeze alır. Mahalle düzeni, bu anlayışın en somut örneğidir. Mahalle; yalnızca coğrafi bir alan değil, ahlâkî bir birlikteliktir. Komşuluk hukuku, mimariyi bile şekillendirir: Evler birbirinin ışığını ve mahremiyetini kesmez.

Bu kültür dairesindeki yeri paha biçilemez olan mahremiyette ev mimarisinde dışa kapalı, içe dönük bir anlayış hâkimdir. Avlu, ailenin mahrem dünyasıdır.

Yine Türk-İslam kültür dairesinde gösterişten uzak, işlevi önceleyen bir estetik anlayışına dayanan sadelik vardır. Sadelikte güzelliğin süsün fazlalığında değil, uyumda arandığı görülür.

Türk-İslam kültür dairesinde kültürel hayatın omurgasını vakıf kültürü oluşturur. Vakıf kültüründe mimari eserlerin çoğu vakıf yoluyla inşa edilmiş, böylece şehir bir “hayır organizması”na dönüşmüştür.

3. Orta Asya’dan Anadolu’ya Taşınan Miras

Türklerin Orta Asya’daki çadır (yurt) kültürü, mimariye esneklik ve işlevsellik kazandırmıştır. Merkezi plan anlayışı, kubbeli yapılarda kendini gösterir. Selçuklu kervansarayları, bozkırdaki misafirperverliğin taş mimariye dönüşmüş hâlidir.

Osmanlı döneminde ise bu miras, İslâm şehir anlayışıyla daha da olgunlaşmış; mimari, toplumun ruhunu yansıtan bir dile kavuşmuştur. Mimar Sinan’ın eserlerinde görülen ölçü, denge ve insan ölçeği bu anlayışın zirvesidir.

4. Bir Medeniyet Dili Olarak Mimari

Türk-İslam mimarisi ve kültürü, “ben buradayım” diyen bir güç gösterisi değil; “birlikte yaşayalım” diyen bir medeniyet teklifidir. Şehirler, insanı yormayan; aksine onu ahlâk, estetik ve huzurla kuşatan mekânlar olarak tasarlanmıştır.

Yani her toplum gibi Türk-İslâm toplumlarının da tarihten gelen kültür birikimlerinin ışığında yeni mahalli - muasir bir mimari üslubu bir “vahdet ruhu” ile vücuda getirmek görevi ile karşı karşıya bulunduğunun bilinmesi gerekir.

Sonuç olarak Türk-İslam toplumlarının mimari ve kültürel anlayışı, taş ve tuğladan önce insanı, süsten önce anlamı, gösterişten önce hikmeti merkeze alan bir medeniyet tasavvurunun ürünüdür. Bu anlayış, bugün bile şehir ve kültür tartışmalarında bize güçlü bir referans sunmaya devam etmektedir.

Türk-İslam mimarisinde yapı, insanı kuşatan değil, ona eşlik eden bir unsur olarak düşünülür. Anıtsallık vardır; fakat bu anıtsallık kibirli bir gösterişten ziyade tevazu ve denge üzerinedir. Camiler, medreseler, hanlar ve imaretler yalnızca ibadet veya eğitim mekânı değil; sosyal hayatın merkezleridir.

Cami denince onun en önemli vasfı şehrin kalbi olmasıdır. Caminin etrafında çarşı, medrese, hamam ve imaret gelişir. Böylece din, ticaret, ilim ve gündelik hayat iç içe geçer.

Medreseye baktığımızda nilginin kutsandığı mekân olan bu müessesede ilmin ibadetle yan yana olması, Türk-İslam düşüncesinde bilginin dünyevî değil, ahlâkî bir değer taşıdığını gösterir.

Külliyeye gelince mimari olduğu kadar sosyal bir proje olan bu kurum; yoksula aş, yolcuya barınak, talebeye ilim sunar.

Bu mimaride ışık, su ve boşluk bilinçli biçimde kullanılır. Avlular, şadırvanlar ve revaklar; insanı tefekküre davet eden sakin alanlar oluşturur.

2. Kültürel Anlayış: Hayatın Merkezinde İnsan

Türk-İslam kültürü, şehirde yaşayan insanı merkeze alır. Mahalle düzeni, bu anlayışın en somut örneğidir. Mahalle; yalnızca coğrafi bir alan değil, ahlâkî bir birlikteliktir. Komşuluk hukuku, mimariyi bile şekillendirir: Evler birbirinin ışığını ve mahremiyetini kesmez.

Bu kültür dairesindeki yeri paha biçilemez olan mahremiyette ev mimarisinde dışa kapalı, içe dönük bir anlayış hâkimdir. Avlu, ailenin mahrem dünyasıdır.

Yine Türk-İslam kültür dairesinde gösterişten uzak, işlevi önceleyen bir estetik anlayışına dayanan sadelik vardır. Sadelikte güzelliğin süsün fazlalığında değil, uyumda arandığı görülür.

Türk-İslam kültür dairesinde kültürel hayatın omurgasını vakıf kültürü oluşturur. Vakıf kültüründe mimari eserlerin çoğu vakıf yoluyla inşa edilmiş, böylece şehir bir “hayır organizması”na dönüşmüştür.

3. Orta Asya’dan Anadolu’ya Taşınan Miras

Türklerin Orta Asya’daki çadır (yurt) kültürü, mimariye esneklik ve işlevsellik kazandırmıştır. Merkezi plan anlayışı, kubbeli yapılarda kendini gösterir. Selçuklu kervansarayları, bozkırdaki misafirperverliğin taş mimariye dönüşmüş hâlidir.

Osmanlı döneminde ise bu miras, İslâm şehir anlayışıyla daha da olgunlaşmış; mimari, toplumun ruhunu yansıtan bir dile kavuşmuştur. Mimar Sinan’ın eserlerinde görülen ölçü, denge ve insan ölçeği bu anlayışın zirvesidir.

4. Bir Medeniyet Dili Olarak Mimari

Türk-İslam mimarisi ve kültürü, “ben buradayım” diyen bir güç gösterisi değil; “birlikte yaşayalım” diyen bir medeniyet teklifidir. Şehirler, insanı yormayan; aksine onu ahlâk, estetik ve huzurla kuşatan mekânlar olarak tasarlanmıştır.

Yani her toplum gibi Türk-İslâm toplumlarının da tarihten gelen kültür birikimlerinin ışığında yeni mahalli - muasir bir mimari üslubu bir “vahdet ruhu” ile vücuda getirmek görevi ile karşı........

© Manisa Meydan Gazetesi