ŞÖHRET HASTALIĞI
Günlük hayatın içinde sıkça karşılaştığımız bir durum var: İnsanlar görünür olmak, adını duyurmak ve bir şekilde dikkat çekmek için olmadık işlere kalkışıyor. Üstelik bu yalnızca dar bir çevreyle sınırlı değil; sosyal medyada, görsel ve yazılı basında neredeyse her gün bunun örneklerini görüyoruz. Artık bir gerçek var ki; şöhret olmayanlar şöhret olmanın, şöhret olanlar gündemde kalmanın, şöhretini kaybedenler ise yeniden hatırlanmanın peşinde. Bu döngü, insanları farkında olmadan yıpratan bir yarışa sürüklüyor. Son yıllarda dilimize iyice yerleşen bir kavram var: “fenomen.” Geniş kitleler tarafından tanınan, sosyal medyada popüler olmuş kişiler için kullanılan bu ifade, günümüzde adeta bir hedef hâline geldi. Facebook, Instagram ve özellikle TikTok gibi platformlarda insanlar, geniş takipçi kitlelerine ulaşmak ve çoğu zaman da gelir elde etmek uğruna toplumsal değerlere ters düşen davranışlar sergileyebiliyor. Özellikle TikTok’un bu anlamda ciddi etkiler oluşturduğu, hatta kimi zaman aile yapısını bile olumsuz etkilediği yönünde eleştiriler giderek artıyor. Bu platformlarda “fenomen” olan kişilere karşı bir hayranlık ve özenti oluşuyor. Herkes onlar gibi olmak, onların ulaştığı kitlelere ulaşmak istiyor. Ancak bu istek, çoğu zaman insanları ruhsal bir çıkmaza sürüklüyor. Son dönemlerde bazı sosyal medya fenomenlerinin yaşadığı bunalımlar, hatta intiharla sonuçlanan trajediler bunun en acı göstergesi. Takipçi sayısı düşen, videoları eskisi kadar izlenmeyen, “yüzü eskidiği” düşünülen kişiler ciddi bir boşluğa düşebiliyor. Kimileri bu süreçte alkol ya da zararlı alışkanlıklara yönelirken, kimileri ise daha ağır sonuçlarla karşı karşıya kalabiliyor. Bu durum aslında yeni de değil. Bir zamanlar televizyon ekranlarında sıkça gördüğümüz evlilik programlarında yer alan bazı kişilerin, program sona erdikten sonra yaşadığı psikolojik çöküşler hâlâ hafızalarda. Bugün de benzer bir tabloyu sosyal medyada görüyoruz. İnsanlar bir paylaşım yaptıktan sonra “kaç kişi beğendi?” sorusunun peşine düşüyor. Beğeni sayısına göre mutlu ya da mutsuz oluyor. Bu durum, zamanla bir bağımlılığa, hatta bir tür hastalığa dönüşüyor. Sosyal medya adeta uçsuz bucaksız bir okyanus gibi. Bu okyanusta yüzmeyi bilmeyen ya da kendini kontrol edemeyenler, bir süre sonra o dalgaların içinde kaybolabiliyor. Gerçek hayattan koparak sanal bir dünyanın içine hapsolan insanlar; ailesinden, arkadaşlarından, işinden uzaklaşabiliyor. Oysa unutmamak gerekir ki hayat, yaşadığımız gerçek dünyada anlam kazanır. Sanal dünya ise yalnızca bir araçtır; amaç hâline geldiğinde insanı kendi benliğinden uzaklaştırabilir. Son söz olarak şunu söylemek gerekir: Gerçek hayatın yerini hiçbir sanal platform dolduramaz. Önemli olan görünmek değil, gerçekten var olabilmektir.
