Taşra edebiyatı geri mi dönüyor yoksa hiç gitmedi mi?
Taşra edebiyatı geri dönmüyor, çünkü giden bir şey geri döner. Taşra, edebiyatımızdan hiç bir zaman çekilmedi. Sadece ve sadece suret değiştirdi, yer değiştirdi, ses değiştirdi. Bir dönem kasaba diye göründü, bir dönem sürgün coğrafyası oldu, bir dönem yoksunluk, sıkışma, bürokrasi, cemaat baskısı, ufuk darlığı diye okundu. Sonra merkezin dışındaki bir yer olmaktan çıktı; merkezin içindeki bir yarık, bir ruh hâli, bir bakış kusuru, bir kültürel gerilim biçimi olarak yeniden belirdi. Bu yüzden bugün sormamız ve üzerinde lâyıkıyla düşünmememiz gereken asıl soru “taşra geri mi dönüyor?” dan ziyade, “Merkez kendini hâlâ merkez sanırken taşra hangi kanallardan konuşuyor?” sorusu olmalıdır.
Taşra Hiç Gitmedi: Edebiyatın Merkezle Bitmeyen Hesabı
Bizde ve dünyada en çok ilgi duyulan, rağbet gören bir türle, romanla başlayalım değerlendirmelerimize… Romanımızın serüvenine bakıldığında taşranın en baştan beri kurucu bir mesele olduğu açıktır. Nitekim Mehmet Narlı hocamız taşranın romana girişinin neredeyse roman tarihimizle yaşıt olduğunu söylerken boşuna konuşmuyor, taşrayı tanımlamanın güçlüğünü de merkezin varlığına bağlıyor. Yani taşra yalnızca coğrafi bir terim değil, merkezin kurduğu hiyerarşiyle anlam kazanan ilişkisel bir alandır. Bu yüzden İstanbul’dan bakınca Ankara taşralaşabilir, Ankara’dan bakınca Konya, Konya’dan bakınca daha küçük bir ilçe. Demek ki taşra haritada sabit duran bir lekeden çok, bakışın kurduğu bir mesafedir. Bu tespit, bugünkü edebiyat tartışmalarını anlamak için hâlâ çok işe yarıyor. Çünkü bugün de edebiyat dünyasında “merkez” diye konuşulan yer, yalnızca yayınevlerinin adresiyle tarif edilmiyor; görünürlük, dağıtım, ödül, eleştiri, medya ve kültürel meşruiyet ağlarıyla tarif ediliyor.
Konya–Ankara–İstanbul: Edebiyatın Gizli Güç Hattı
Bu noktada Konya-Ankara-İstanbul hattının çok öğretici bir hat olduğunu, bu minvalde kıymetli doneler içerdiğini görmemiz icap eder.
İstanbul hâlâ ana vitrindir, evet; kitap piyasasının büyük kısmı, büyük yayınevleri, medya etkisi, ödül dolaşımı, fuar görünürlüğü ve kültürel prestij burada yoğunlaşmıştır. İstanbul, hâlâ edebiyatın en büyük teşhir alanıdır. Kitabın görünmesi, duyulması, röportaj ve eleştiri trafiğine girmesi bakımından ilk eşik çoğu kez burada kuruluyor.
Başkentimiz Ankara ise bambaşka bir iş görür. Tamam, İstanbul kadar parıltılı bir vitrin sunmuyor; buna karşılık kurumsal akıl, dergi geleneği, birlikler, üniversiteler, sempozyumlar ve daha ağır işleyen bir edebî muhaverenin düğümlendiği bir ara merkez olarak duruyor. İstanbul’un parlatan, Ankara’nın tartıştıran yerler oluşu sert görünen bir niteleme olsa da hayli açıklayı olduğunu kabul etmemiz zaruridir kanaatindeyim.
Memleketim, Konya’mın durduğu yer ise daha ince bir dikkat ister. Konya uzun süre merkez tarafından iki kolay klişeye sıkıştırıldı: ya manevî gelenek ve tarih şehri olarak romantize edildi ya da kapalı, içe dönük, kültürel hareketi sınırlı bir çevre gibi gösterildi. Halbuki güncel kültürel veriler ve süreli yayın hafızası, daha katmanlı bir manzarayı fâş ediyor.
Konya sadece ve sadece merkezin dışında kalan şehir diye okunmaması, kendi hafızasıyla, kendi üretim ısrarıyla konuşan bir şehir olarak okunmalıdır.
Taşranın Yer Değiştiren Haritası
Burada kritik eşik şu: Bugünün taşrası, eski taşra ile aynı şey değil. Eski taşra daha çok mesafe, mahrumiyet, gecikme, haber alamama, merkezin nimetlerinden mahrum kalma haliyle düşünülürdü. Bugünse coğrafya çözülmüş durumda. İnternet, dergi ağları, bağımsız yayınlar ve dijital dolaşım taşrayı başka bir düzleme taşıdı. Artık taşra bir zihniyet, bir konum, bir dışarıda bırakılma biçimidir.
Bu yüzden taşra bugün bir mekândan çok bir zihniyet sorunu olarak yeniden beliriyor. Kültürel taşralılık İstanbul’da da üretilebilir, kültürel merkezilik Konya’da da. Bugünün en kritik kırılma noktasını daha net, somut ve de iyi nasıl anlatabiliriz?
Taşranın Efsunu, Merkezin Kibri
Taşra edebiyatı dendiğinde çoğu kişinin zihninde hâlâ tekdüze bir dekor belirmektedir: bozkır, kahvehane, öğretmen lojmanı, küçük kasaba dedikodusu… Oysa son yıllardaki metinler bu klişeyi dağıtıyor. Yeni taşra anlatıları, taşrayı yalnızca yoksunluk alanı olarak kurmuyor; onun mitik, tekinsiz, belleksel ve sınıfsal katmanlarını açıyor. Korku hikâyeleri, efsunlu mekânlar, yerel dil, kapalı cemaat yapıları, görünmeyen gerilimler… Taşra artık yoğun bir anlatı imkânı.
Burada asıl meselenin merkez taşraya bakarken çoğu zaman kendi üstünlüğünü teyit ettiğini, taşranın metni bir keşiften çok, bir seyirlik hâline getirdiğinin altını çizmeliyiz. Oysaki güçlü metin bu tuzağa düşmez. Taşraya bakarken merkezin körlüğünü açığa çıkarır. Taşra, merkezin aynasıdır.
Merkez Konuşurken Taşra Yazıyor
Bir süredir yaşanan dönüşüm, eskiden merkeze varmak için göç etmek gerekirken şimdi merkeze itiraz etmek için güçlü bir metnin yeterli olabildiğini göstermektedir.
Anadolu dergileri, bağımsız mecralar, yerel yayınlar giderek daha güçlü bir ses üretmeye başladı. Hatta kimi zaman merkezdeki birçok yayından daha diri, daha cesur, daha yaratıcı bir hat kurabildiğini müşahede ediyoruz.
Bu durumdan merkezin çöktüğü anlamını da çıkarmamalıyız. Artık birden fazla merkez var; daha doğrusu merkez parçalanıyor. Edebiyat tek bir şehirden değil, çoklu hatlardan akıyor.
Taşrayı Kim Taşralaştırıyor?
Bir başka önemli nokta da şudur: Taşra çoğu zaman kendiliğinden taşra değildir; taşralaştırılır. Kim tarafından? Görünürlük mekanizmaları tarafından, ödül sistemleri tarafından, eleştiri dili tarafından, medya tarafından. Kimin önemli olduğu, kimin görünür olduğu, kimin konuşulacağı belirlenirken aslında yeni bir merkez-çevre haritası çizilir.
Bu yüzden taşra meselesi başlı başına bir coğrafya meselesi değil, bir iktidar meselesidir. Kim konuşuyor, kim duyuluyor, kim kenarda bırakılıyor? Bu sorular sorulmadan taşra tartışması eksik kalır.
Taşra Geri Dönmüyor, Sözünü Sertleştiriyor
Toparlayayım. Taşra edebiyatı geri dönmüyor; taşra, sesini değiştirerek, derinleştirerek, sertleştirerek konuşmaya devam ediyor. Eskiden merkeze yürüyen bir eksiklik anlatısı vardı, şimdilerde merkezin içini sorgulayan bir dikkat var.
Konya bu hikâyede sadece taşra değildir; kendi kültürel ısrarıyla merkeze soru soran bir şehir. Ankara yalnızca başkent değil; edebiyatın tartışma zeminini kuran ara eşiktir. İstanbul yalnız merkez değil; hem imkân hem filtredir.
Bugün iyi bir taşra yazısı, sadece kasabayı anlatmakla yetinmez; merkezin nerede başladığını, kimin kimi dışarıda bıraktığını, kimin sesinin bastırıldığını sorar. Bu soruyu soran her metin, çağdaş Türk edebiyatının en canlı damarına dokunur.
YUSUF ALPASLAN ÖZDEMİR
