Bir Okul, Bir Baba, Bir Ömür
Lise ve askerlik yıllarının unutulmadığı söylenir; hatta bir erkeğin kulağına askerlik kelimesini fısıldayın, çoğu kez aynı hatıraların tekrar tekrar, biraz da köpürtülerek anlatıldığına şahit olursunuz. Lise yılları ise askerlik kadar yüksek sesle dile getirilmese de içimize daha derinden yerleşir; karşılıksız arkadaşlıkların, hayata atılmadan hemen önceki o eşi bulunmaz zamanların, bir daha asla aynı saflıkta yaşanamayacak günlerin hatırası ömür boyu insanın peşini bırakmaz. Kimini güler yüzle ama çoğunlukla acı tebessümle yad ederiz. “Tekrar” kelimesini bilhassa kullanıyorum; çünkü bu yıllar gerçekten de tekrarı olmayan yıllardır. Ne kadar anlatılırsa anlatılsın, yazıya döküldüğünde birkaç sayfaya sığacakmış görünen hatıralar, gerçekte bir ömrün omurgasını oluşturur. O yüzden okul yıllarını kitap hacminde anlatmak, yaşanmışlığın hakkını teslim etmek demektir. Ben kendi adıma böyle bir çalışma ortaya koyacağımı sanmıyorum, bu nedenle yazarı can-ı gönülden tebrik etmem icap eder ilk tahlilde.
İşte ömrünü maarife adamış isimlerden, tanıştığım ilk günden itibaren çalışma azmi ve şuurlu davranma hususlarında her daim yanı başımda olan Memiş Okuyucu ağabey, bu duygunun farkında bir kalem olarak, geçen yılın sonlarında Çizgi Kitabevi’nden çıkan “Pazarören’den Maziye Akmak – Öğretmen Okulu Günlüğü” adlı 224 sayfalık eseriyle bizi yarım asır öncesine götürüyor
“Pazarören’den Maziye Akmak”ı başlı başına bir hatıra hasılası/kitabı görmek hata olur. Yazarın etrafında ortak hikâye yazdıkları bir okul sahnesinin canlı enstantanelerini bugüne taşıyan koca bir dünya karşılar bizi. Okuyucu’nun anılarda adı geçen pek çok kişiyi ayrıntılarıyla hatırlaması, bazılarıyla irtibatını sürdürmesi, onların hayatlarının sonraki safhalarına da değinmesi başlı başına bir vefa örneği. Bu satırlardaki ışıltı, neşeli günlerden de tatsızlıklar, kırgınlıklar, yoksunluklar, hatta acılardan da müteşekkil ve hepsi aynı içtenlikle anlatılıyor.
Memiş Okuyucu’nun yatılı Pazarören Mimar Sinan Öğretmen Lisesi’ne adım atışı 1976 yılına denk düşüyor. Bugünden bakıldığında tam elli yıl… Yarım asırdır diri tutulan, ayrıntıları unutmayan, unutamayan bir hafızanın kitabı bu.
Altı yıl sürecek okul hayatının ortasına 12 Eylül 1980 darbesi yerleşiyor. O yılların gölgesi, sadece ülkenin değil, okul koridorlarının da üstüne düşüyor. Bu fırtınalı zamanların genç bir öğrencinin zihninde nasıl yankılandığını merak etmemek elbette mümkün değil.
Kitabın girişinde öğretmen okullarının tarihçesi, roman tadında, merakı diri tutan bir üslupla veriliyor. Köy Enstitüleri’nden, Hasan Âli Yücel’den söz edilmeden bu hikâye zaten tamamlanamazdı; Okuyucu da bu tarihî arka planı gereğini ifa ediyor, fakat asıl maksadının kendi yaşanmışlığını anlatmak olduğunu da hissettiriyor biz okurlarına. Çünkü onun meselesi ideolojik bir tartışma açmaktan ziyade, bir dönemin ruhunu kayda geçirmek gibi mütevazı bir niyeti haiz.
Pazarören Mimar Sinan Öğretmen Okulu 116 dönümlük geniş bir arazi üzerine kurulmuş. İnşa edilen 38 binanın 15’i hâlâ ayakta. Yerleşkede sınıflar, öğretmen odaları, yatakhaneler, sinema salonu, spor salonu, hamam, fırın, marangozhane, atölyeler… Bir eğitim yuvasından çok küçük bir şehir adeta; hem akla hem bedene hitap eden, sanat ve zanaatı birlikte yoğuran bir anlayışın mekânı. 1940’ta kurulan okulun 2024’e kadar 24.640 mezun vermesi başlı başına bir tarih kaydı, altı çizlesi. Bu mezunların her biri memleketin bir köşesinde toprağa, insana, eğitime dokunmuş. Memiş Okuyucu da bu maarif savaşçılarından biri. Tanımış olmaktan, aynı çağda yaşamaktan bahtiyarım; bunun bir nedeni de rahmetli D. Mehmet Doğan Hocam. Konuyu dağıtmamak adına sıkça gündeme taşıdığım ve unutmadığım, hiçbir zaman unutmayacağım aziz ve muhterem hocama bir Fatiha göndermekle iktifa edeyim.
Pazarören Mimar Sinan Öğretmen Okulu’na seçilmek kolay değil. İki aşamalı bir sınavdan geçmek gerekiyor. Okuyucu, babasıyla birlikte yerleşmek üzere geldiği günün heyecanını, o ilk adımı, o yabancılığı unutamıyor haklı olarak. Ankara nere, Kayseri nere… Aileden kopuşun ilk sarsıntısı daha kapıdan girerken başlıyor. Kayıt günü babasının harçlık vermeyi unuttuğunu fark edip geri dönerek sınıfta oğluna uzattığı para, önceleri takılan ama sonra terk edilen şapka takma zorunluluğu… Küçük gibi görünen ama bir çocuğun kalbinde derin iz bırakan sahneler bunlar. Okula başladığında Memiş Okuyucu 11 yaşında, babası 65 yaşındadır. Yazarın ifadesiyle babası arkadaşlarının babalarından daha yaşlı görünür. Bu yaş farkı, ileride gelecek acının gölgesini sanki en baştan düşürür sayfalara.
Ailesinden uzun süre ayrı kalan Okuyucu, bir yılbaşını memleketinde geçirmeye karar verir. Fakat bu ziyaret, hayatının dönüm noktası olur. Sürekli babasını kaybedeceği korkusunu taşıyan genç öğrencinin en büyük korkusu gerçekleşir; 17 yaşında babasını kaybeder. Bölüm başlığı, bu acıyı yalın ve çarpıcı bir cümleyle taşımaktadır: “Babadan Ayrılık: Sizin Hiç Babanız Öldü mü?” Soru, yalnızca yazara değil, okura da yöneltilmiştir. Babasını kaybetmiş herkes için o satırlar bir yara yerini yeniden yoklar, kanatır da kanatır. Kaybetmemiş olanlar içinse babanın varlığının kıymetini hatırlatan bir çığlık gibidir.
Acıdan sonra hayat devam eder. Okul, dersler, yoklamalar, etütler… Yazar, köyü, çevredeki esnafı, okulun mekânlarını, bölge insanlarını tek tek ve detaylıca anlatır. İstiklâl Marşı merasimleri, Selâmsız Bandosu’nu hatırlatan törenler, 19 Mayıs hazırlıkları, bir dönem heves edilip sonra sönüp giden uzun saç modası, sigara, kara sevdalar, kaçamaklar… Hepsi tatlı bir tebessümle aktarılır.
Okulda günler rutindir; gün, sabahın erken saatlerinde kırk dakikalık etütle başlar. Ardından yemekhanede kahvaltı, sonra dört saat sabah dersi, öğle yemeği, dört saat öğleden sonra dersi… Disiplinli, plânlı bir hayat. Fakat bu düzenin içinde trajik bir anekdot da vardır: Yemekhanede şakalaşan iki öğrencinin tartışmasının tatsız bir yere varması, bir öğrencinin hayatını kaybetmesi, diğerinin yaşı küçük olduğu için hafif bir cezayla kurtulması ve bugün muhtarlık yapıyor olması… Hayatın ironisi, insanın içini ürperten bir gerçeklik duygusuyla yer alır bu satırlarda.
Okuyucu, ortaokul ikinci sınıfta başladığı namazı ömrü boyunca sürdürdüğününüm de altını çizer.
Altı yıl boyunca başarılı bir öğrencidir; hep A şubesindedir. Derslerin dışında kütüphanenin müdavimidir. Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun tarihî romanlarıyla hayal dünyası genişler. Yazarlık hevesi bu rafların arasında filizlenir; okul gazetesinde yazmaya başlar ve yazar olmayı o günlerde kafasına koyar. Elli yıl sonra netice ortada, o kararlılığın sessiz şahidiyiz bizler de.
Altı yıl boyunca yeğeni Cengiz dışında tek bir ziyaretçisi olmaması, yatılılığın ‘yalnız’ tarafını gösterir. Buna rağmen okul, ona erken kalkmayı, üç öğün düzenli yemeyi, diş fırçalamayı, öz bakım becerilerini, etüt yapmayı, sinemayı, lokantada paralı yemek yemeyi öğretir. Türkiye’nin geleceğine dair fikir üretmenin ilk temelleri de burada atılır. En büyük sıkıntı banyo ve çamaşır günleridir. Bit salgınına dair satırlar, bugün gülümsetse de o günlerin gerçeğidir. Mektupların önce idarecilerin onayından geçmesi, sakıncalı değilse öğrenciye ulaştırılması ise dönemin disiplin anlayışını fâş etmektedir. Bu arada kızının da baba mesleğini sürdürdüğünü notlarımız arasına ekleyelim.
Erkek öğrencilerden oluşan yatılı okula bir kız öğrencinin daimi kaydı, adeta küçük bir heyecan fırtınası estirir. Kıyafet telaşı, merasim hazırlıkları, bitmek bilmeyen bekleyiş ve karşılama şekli şemali… Gençliğin saf ve masum heyecanı sayfalara siner, iliklerimize kadar hisseder, kendimizi hatırlarız.
Spor ve müzik faaliyetleri, okulun sosyal dokusunu güçlendirir.
Memiş Okuyucu’nun öğretmenlerine dair en küçük ayrıntıyı dahi hatırlaması, hafızasının gücünü, hatıraların büyüklüğünü ve samimiyetini gösterir. O dönem müfredatın nasıl işlendiğine dair bilgiler, öğretmenlerini tek tek anlattığı ‘Sahne Alan Bizler ve Tarihte Kalan İzler: Yatılı Okul Öğrencisi ve Hocalarımız” başlıklı bölümde vücut bulur. Başlığı özellikle verdim, çok başarılı ve tesirli olması hasebiyle. Tüm bunlar eğitim tarihimize ışık tutar.
80’li yılların çalkantılı siyasi atmosferinde ideolojik eğilimler, silah gölgesinde yapılan dersler, bayrak ve marş tartışmaları, 68 kuşağının etkileri… Yazar o günleri “zorba dönem” olarak anar. Bu bölümler, bir dönemin ruh hâlinin kaydıdır da.
Hatıralarda adı geçen Selami Makine, sarı ceketiyle Okuyucu’nun hafızasında yer eden bir figürdür. Yazar için o ceket, bir devrin sembolüdür. Zamantı Irmağı’nın tabii güzelliği, “insaniyet namına” diyerek kayıp aranan anlar, bütün bu sert atmosfer içinde insanın nefes almasını sağlar.
“Pazarören’den Maziye Akmak – Öğretmen Okulu Günlüğü”, fotoğraflarla desteklenmiş sımsıcak satırlarıyla okuru da o günlerin içine çeker. Okur, yazarla birlikte bazen güler, bazen ağlar, bazen sevinir, bazen hüzünlenir. Metinde yer yer görülen dil ve üslup dağınıklıkları, kelime tercihlerindeki pürüzler ise bu samimiyetin bir parçası görülmeli; cilalanmamış bir hatıranın doğallığı addedilmelidir. Nazar boncuğu da görebiliriz.
Bir babanın ardından tutulan yasın, memleket özleminin, bir neslin ideolojik fırtınalar içindeki arayışının, bir çocuğun yazarlığa uzanan yolculuğunun hikâyesi ,elli yıl sonra bile canlılığını koruyan hatıralar gösteriyor ki bazı mekânlar insanı bırakmaz; insan da onları. Pazarören, Memiş Okuyucu’nun hafızasında aynı zamanda bir karakter inşasıdır. O karakterin satırlara dökülen sesi bugün bize şunu fısıldar: Zaman akar, insanlar gider, mekânlar yıkılır, fakat insana dokunan yıllar asla ve kat’a maziye karışmaz; içimizde yaşamaya devam eder.
YUSUF ALPASLAN ÖZDEMİR
