menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Çocuk Eğitimi, Kimlik Meselesi ve Bir Medeniyet Tasavvuru

13 0
15.06.2026

Günümüzde bir anne ile babanın, bir öğretmenin yahut bir eğitimcinin karşısında duran büyük sorulardan birisi şudur:

Bir çocuğa; dürüst, adaletli, merhametli, cesaretli, ölçülü, doğru, cömert, sabırlı, tevazu sahibi; kısacası erdemli bir insan olması gerektiğini nasıl ve ne şekilde anlatacağız?

İlk bakışta bu, sıradan bir eğitim sorusu gibi görünebilir. Oysa dikkatle bakıldığında, bu soru aynı zamanda insanın mahiyetine, hayatın anlamına, ahlâkın kaynağına, dinin ve inancın toplumdaki yerine ve bir medeniyetin geleceğine dair soruların da başlangıcısayılır.

Erdemin neden gerekli olduğunu gelecek nesillere açıklayamayan, kavratamayan bir toplum, ne kadar zengin, güçlü ve teknolojik bilgi ve birikime sahip olursa olsun, uzun vadede, varlığını sürdüremez.

Bu sebeple bugün karşı karşıya bulunduğumuz mesele yalnızca eğitim meselesi değildir. Bu mesele, eğitimle birlikte asıl insan yetiştirme meselesidir. İnsan yetiştirme meselesi ise özünde bir medeniyet meselesidir. 

İnsanlık tarihi boyunca bütün büyük medeniyetler, insan hakkındaki ideal bir tasavvur üzerine yükselmişlerdir.Dolayısıyla bir medeniyet önce şu soruya cevap vermelidir:

Bu soruya verilen asıl cevap, o toplumun eğitim sistemini, hukuk anlayışını, sanatını, siyasetini ve ahlâkını belirler. Eğer insan yalnızca ihtiyaçları olan biyolojik bir varlık olarak görülürse, o toplumda eğitim, sadece ekonomik üretime hizmet eden teknik bir faaliyete dönüşür. Eğer insan yalnızca tüketen bir birey olarak görülürse ahlâk da, kişisel tercihlerden ibaret kalır. Oysa insan; düşünen, vicdanıyla hükmeden, ruhuyla derinleşen ve omuzlarında bir emanet taşıyan bir varlık olarak görüldüğünde, o zaman eğitimin manası da değişir. O artık yalnızca zihinleri dolduran değil, şahsiyetleri yoğuran bir irfan yolculuğuna dönüşür.

İslam medeniyetinin insan tasavvuru tam da burada ortaya çıkar. Bu medeniyetin merkezinde ise “insan-ı kâmil” ideali vardır.

Yani yalnızca bilen değil; aynı zamanda hisseden, düşünen, inanan, merhamet eden, adaleti gözeten ve hakikati arayan insan…

Farabî’nin faziletli şehir anlayışından İmam Gazâlî’nin kalp eğitimine, İbn Sina’nın insan anlayışından İbn Haldun’un medeniyet teorisine kadar uzanan çizgide asıl olan ortak vurgu şudur:Toplumu kurtaracak olan kurumlar değil, şahsiyetlerdir. Çünkü kurumları da şahsiyetler kurar. Oysa günümüz modern dünyanın en büyük açmazlarından biri, bilgiyi hikmetin önüne geçirmesidir.

Bugün çocuklarımız tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bilgiye ulaşabilmektedir. Çünkü bir çocuğun cebindeki telefon, geçmiş çağların en büyük kütüphanelerinden daha fazla bilgi taşımaktadır. Kolayca bilgiye ulaşmakla birlikte aynı çocuk, çoğu zaman şu sorulara cevap bulamamaktadır:

İyi insan olmak neden önemlidir?

Ölüm karşısında hayatın anlamı nedir?

İnsan neden fedakârlık yapar?

Neden adaletli olmalıdır?

Neden merhamet etmelidir?

Bilgi bu sorulara tek başına cevap veremez. Çünkü bilgi nasıl yapılacağını öğretir; hikmet ise neden yapılacağını. Bilgi araç üretir; hikmet amaç belirler. Bilgi güç verir; hikmet ise yön verir.

İşte bugün yaşadığımız kriz, bilgi eksikliğinden değil, hikmetin eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Nurettin Topçu’nun yıllar önce işaret ettiği ahlâk buhranı, tam da bunu ifade eder. İnsan, neyi yapabileceğini öğrenmiş; fakat neden yapması gerektiğini........

© Maarifin Sesi