2026 İran… 2036 Türkiye mi?
Kaç gündür köşe yazılarımda Ortadoğu’da yaşanan gelişmeleri anlatmaya ve büyük resmi okumaya çalışıyoruz.
Sahadaki gelişmeleri takip ediyor, bölgedeki güç dengelerinin nasıl değiştiğini anlamaya çalışıyoruz.
Bugünkü yazımı ise bana gelen sorular üzerinden kaleme almak istiyorum.
“Bu savaş nereye gidiyor?”
“Türkiye bu denklemin neresinde?”
“Hatay’a düşen füze ne anlama geliyor?”
“Ortadoğu’da yeni bir büyük oyun mu kuruluyor?”
Bugün biraz da bu soruların peşinden gidelim.
Ortadoğu yine yanıyor.
Ama bu kez mesele yalnızca İran değil.
Son günlerde yaşanan gelişmeler bize şunu gösteriyor:
Bu savaş sadece cephede verilen bir savaş değil. Aynı zamanda istihbarat savaşları, provokasyonlar ve psikolojik operasyonların yürüdüğü çok katmanlı bir mücadele.
Ve dün ülkemizi hedef alan bir füze yollandı.
Doğu Akdeniz’deki NATO unsurları hava savunma sistemlerinin füzenin düşürüldüğünü açıkladı.
Ardından Türkiye ile İran arasında diplomatik temas gerçekleşti.
İran tarafı da açıklama yaptı ve
“Türkiye’yi hedef alan bir füze atmadık” dedi.
Çünkü Ortadoğu’da savaşlar sadece tanklarla, uçaklarla yapılmaz.
Bazen bir füze, bir provokasyon ya da bir istihbarat operasyonu koca bir ülkeyi savaşın içine çekmek için yeterli olabilir.
Bugün dünyada yaşanan gelişmelere baktığımızda çatışmanın yalnızca askeri olmadığını görüyoruz.
Amerika Birleşik Devletleri’nde bazı askeri çevrelerde bu savaşın “Armageddon savaşı” olduğuna dair söylemler ortaya atılıyor.
Bazı komutanların askerlere bunun “İsa’nın ikinci gelişinin savaşı” olduğunu anlattığı iddiaları bile gündeme geldi.
Bu da bize şunu gösteriyor:
Ortadoğu’daki bu büyük hesaplaşmanın yalnızca jeopolitik ya da ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik ve dini motivasyonları da var.
Ama işin diğer tarafında çok daha somut bir hesap bulunuyor.
Çin’in enerji güvenliği.
Amerika’nın küresel güç dengesi.
Bugün İran üzerinden yürüyen savaşın merkezinde işte bu büyük denklem var.
Amerika Birleşik Devletleri’nin hedefi yalnızca İran’ın nükleer programı değil.
Jeopolitik olarak İran’ın enerji ve ulaşım koridorları üzerindeki konumunu kontrol etmek ve bu sayede küresel enerji dengesi üzerinde yeniden hakimiyet kurmak.
Ancak savaş sahadaki planlara her zaman uymaz.
Amerikan kaynakları İran’ın saldırı kapasitesinin ciddi şekilde azaldığını söylüyor.
Ama sahadaki tablo bunun tam tersini de gösterebilir.
İran’ın füze ve insansız hava araçları kapasitesinin ne kadarının kaldığı tam olarak bilinmiyor.
Savaşın kaderini belirleyecek olan belki de çok basit bir soru olacak:
Kimin mühimmatı önce bitecek?
Amerikan donanmasının Körfez’de doğrudan ikmal yapmakta zorlandığı, mühimmat için Hint Okyanusu’ndaki Diego Garcia üssüne gitmek zorunda kaldığı konuşuluyor.
Bu ise ciddi bir lojistik zorluk anlamına geliyor.
Öte yandan İran içeride de büyük bir baskı altında.
Dışarıdan bakıldığında hedef oldukça açık görünüyor:
İran’ın kurumsal yapısını felç etmek,
devlet mekanizmasını çalışamaz hale getirmek
ve ardından ülkeyi içeriden parçalayacak bir kaos ortamı oluşturmak.
Bunu daha önce nerede gördük?
Önce devlet zayıflatılır.
Sonra içeride etnik ve siyasi fay hatları harekete geçirilir.
Ardından yıllarca sürecek bir kaos başlar.
Bugün İran için konuşulan senaryolar da buna çok benziyor.
Arap nüfusun yoğun olduğu alanlar.
Yani İran’ın parçalanması ihtimali bile bazı çevrelerde açıkça konuşuluyor.
Fakat bütün bu denklemin ortasında çok önemli bir ülke var:
Ve bu savaş uzadıkça bazı çevrelerin Türkiye’yi bu çatışmanın içine çekmek isteyeceği açık.
Provokasyonlar olabilir.
İstihbarat operasyonları olabilir.
Sahte bayrak saldırıları olabilir.
Türkiye’ye “sen de devreye gir” denebilir.
İşte tam da bu noktada tarihe bakmak gerekiyor.
1914’te Osmanlı İmparatorluğu Karadeniz’de Rus limanlarının bombalanmasıyla kendini Birinci Dünya Savaşı’nın içinde buldu.
O savaşın sonunda bir imparatorluk dağıldı.
Irak “kitle imha silahları” yalanıyla işgal edildi.
Suriye iç savaşın içine sürüklendi.
Büyük güçlerin savaşına giren ülkeler çoğu zaman kazanan tarafta olsalar bile aslında kaybederler.
Tam da bu noktada bazı stratejik çevrelerde konuşulan bir takvim dikkat çekiyor:
“2026 İran… 2036 Türkiye…”
Yani önce İran’ın diz çöktürülmesi, ardından bölgedeki güç dengelerinin yeniden kurulması ve sonrasında Türkiye’nin hedef alınabileceği bir senaryodan söz ediliyor.
Ama şu gerçeği de hatırlatmak gerekir:
Türkiye İran değildir.
Türkiye yalnızca askeri gücüyle değil, devlet aklı, tarihi tecrübesi ve bölgesel ağırlığıyla bu tür hesapları bozabilecek bir ülkedir.
Bu nedenle bugün konuşmamız gereken şey çok nettir:
Türkiye–Pakistan–Suudi Arabistan savunma hattı
Bölgenin kendi güvenlik mimarisini kurması artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Bütün bu oyunları görüp bozacak tecrübeye ve güce sahip olan devletimize güveniyorum.
Ama bunun kadar önemli olan bir başka gerçek daha var:
Çünkü dışarıdaki fırtınalar büyürken içeride güçlü duramayan hiçbir ülke ayakta kalamaz.
Bu yüzden bugün her zamankinden daha fazla birlik, akıl ve devlet ciddiyeti gerekiyor.
Hepinizi Allah c.c. emanet ediyorum.
