AKP’li patronun isyanı
Ülkeleri birbirinden ayıran en önemli özelliklerden biri, içinde barındırdıkları tarihi olaylar kadar tarihi şahsiyetlerdir. Mesela Fransa cumhurbaşkanlarından Charles de Gaulle. 2’nci Dünya Savaşı’nda ülkesini savunan ve sonrasında da demokratik bir Fransa için çabalayan hem asker hem de siyasetçidir. Fransa’nın ulusal kahramanıdır.
Jean-Paul Sartre ise Fransız bir düşünürdür. Muhaliftir ve tutuklanarak yargılanması gündeme gelir. De Gaulle “Sartre Fransa’dır” diyerek buna karşı çıkar. De Gaulle’e göre Sartre, Fransa’nın kimliğini ve özgürlükçü ruhunu temsil etmektedir; ayrıca Fransa’nın bir geleneği hâline gelmiş, yine benzer durumları anlatmak için kavramsallaştırılmış “Voltaire hapse atılamaz” metaforunu da hatırlatır. İnsanı heyecanlandıran bir hikâyedir bu.
Kurşun kalemle yazılıp mürekkep kalemiyle düzeltmeler yapıldıktan sonra daktiloya çekilerek 29 Ekim 1933 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk tarafından okunan çok kıymetli bir metindir: 10’uncu yıl nutku. Baştan sona kendisini, ulusun sıradan bir bireyi gibi görerek, ortaya konulan başarıları hep kolektif olarak paylaştıran ifadelerin yer aldığı bir metindir bu. Metinde mazeret, bahane, suçlama, düşmanlık, kutuplaştırma adına tek bir cümle yok. Savaş yok, silah yok, kabadayılık yok, efelenme yok. Güzel sanatlar var, bilim var, muasır medeniyetler seviyesine ulaşma hedefi var. Birlik, beraberlik vurgusu ile övgü var. Cümleler hep umut veren cümleler. Metinde bir yandan ulusal kimlik inşa edilirken bu kimliğin taşıyıcı kolonlarına da net bir vurgu var.
Ülkeleri anlamlı hâle getiren, işte bu ulusal kahramanların hikâyeleridir. Ortaya koydukları fikirlerdir. Bugünün dünyasına hayli uzak bir tablodur bu. Özellikle bizim memleketimiz için.
Çok partili hayata geçildikten sonra “İsmet İnönü asker kaçağıdır” iddiasına gönül rahatlığıyla inanan ortalama, kendisini sağcı olarak etiketleyen anlayış bugün ülke yönetimindedir. Yazı aslında tam burada bitmeli. Bu cümlenin devamı da olabilir mi?
ABD’nin gömleği giyildi mi?
“Hafız” olarak kayıt altına alınan yeni İçişleri Bakanı makam odasına Abdulhamid’in fotoğrafını asmış. Bakan’ın daha önce İskilipli Atıf Hoca’yı anması ve Abdülhamid güzellemeleri, tüm muhafazakârlar gibi, Necip Fazıl hayranlığı da biliniyor. Bunlar, kişisel tercihler olarak kaydedilerek normal karşılanabilir. Burada sıkıntı yok. Odanıza da resimlerini asabilirsiniz. Ama bir ülkeyi ve onun devletini yönetiyorsanız gerçeklerden ayrılamazsınız. Gerçekler, duvarlara kimlerin resmini asmanız gerektiğini net bir biçimde gösterir. O Abdülhamit resminin duvara asılması, döneminde şahane işler yapmasından kaynaklanmıyor -öyle bir öyküsü yok çünkü- cumhuriyet dönemine karşıtlıktan kaynaklanıyor. O resmi asmadan keşke iyi bir sağ entelektüel olan AKP kurucusu Hüseyin Çelik’e sorsaydı Abdülhamid’i, Sayın Bakan. O resim duvara asılmazdı.
Sanırım sizin de dikkatinizi çekmiştir, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barack’ın, içine Türkiye’yi de ekleyerek Ortadoğu’ya “uygun” gördüğü “müşfik monarşi” yönetim modeline iktidar tarafından hiçbir itiraz gelmiyor. İktidar medyası ise bu açıklamaları, hep olumlu yanını haberlere taşıyarak dolaylı da olsa onaylıyor.
Oysa muhalefet ya da muhalif bir aydın, gazeteci tarafından benzer tanımlar yapıldığı zaman çok sert, hatta abartılı tepkiler gelirdi. En çok kullanılan itiraz cümlesi de........
