menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hatırlamak, direnmek, umut etmek: Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri

24 0
15.02.2026

Bu hafta Apaçık Radyo Kulis Sesleri’nde, Tiyatro DEA tarafından sahnelenen Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri oyununun yazarı Sema Elçim, yönetmeni Nagihan Gürkan ve oyuncusu Naz Çağla Irmak konuk oluyor.

Nagihan Gürkan: “Ben her zaman seyircinin sadece tanık olmasını değil, ortak olmasını istiyorum. Sahnedeki şeyle seyirci arasında karşılıklı bir dönüşüm olsun istiyorum.”Sema Elçim: “Bu oyun biraz da belleğe hizmet ediyor. Unutmaya karşı bir hatırlatma gibi. Bugünler tesadüf değil.”Naz Çağla Irmak: “Her oyun yeniden yaratılıyor. Seyirciyle kurulan ilişkiye göre her akşam başka bir şey doğuyor.”Oyun ne anlatıyor?

Sema Elçim:Oyun, 90’ların siyasi panoraması içinde, 17 yaşında taşradan İstanbul’a üniversite okumaya gelen genç bir kızın kendini bulma, kişiliğini oluşturma ve karakterini geliştirme sürecini anlatıyor. Aynı zamanda, 68–78 kuşaklarının 90’lardaki yansıması olan, hayalindeki devrimci çevreyi arayan bir bireyin hikâyesi bu.

Hikâyenin arka planında, 90’lı yıllarda yaşadığımız pek çok siyasi ve toplumsal olaya tanıklık ediyoruz. Manisalı Gençler Davası’ndan Susurluk kazasına, İstanbul Üniversitesi’ndeki başörtüsü yasağından Dinar Depremi’ne kadar o on yıl içinde yaşanan pek çok olay, oyunda bir tür bellek tazeleme işlevi görüyor.

Bütün bunlar olurken, Bursa’dan İstanbul’a gelen bu 17 yaşındaki genç kızın dönüşümünü, büyümesini ve Türkiye’de bu alanlara gönül veren insanların başına neler gelebileceğini açık yüreklilikle anlatmaya çalıştık.

Oyun politik bir anlatıya sahip ama aynı zamanda çok naif bir tarafı da var. Çünkü karakterimiz hâlâ ergenlik çağında, genç bir birey. Onun iç dünyasındaki saflık, hayaller ve kırılganlık da zaman zaman sahnede kendini gösteriyor.

Yalnızlık, aile olgusu, toplumsal yapı ve Türkiye’nin siyasi meseleleri üzerine kurulu, 85 dakikalık bir oyun ortaya çıktı.

Ebru nasıl bir karakter?

Naz Çağla Irmak:Ebru, 17 yaşında, Bursa’da büyümüş, aslında oldukça güvenli bir alanda yetişmiş bir genç kadın. Çocuk demek istemiyorum ama hayata henüz yeni yeni adım atan biri.

Hayata bakışını büyük ölçüde dayısından öğrenmiş. Onun okuduğu kitaplarla, düşünce dünyasıyla büyümüş. Bu yüzden dünyayı biraz da kitaplar üzerinden tanıyan bir karakter. Gerçek hayatla temasını sınırlı yaşamış bir genç kadın diyebiliriz. Bu nedenle İstanbul, onun için çok büyük bir açılım anlamına geliyor. Hem özgürleştiği hem de sarsıldığı, kendini yeniden tanımlamak zorunda kaldığı bir alan oluyor.

Oyunu izlerken, kendi hayatımın bir döneminin de gözlerimin önünden geçtiğini hissettim. Hikâyeyi yazarken Türkiye’nin kolektif hafızasından mı, yoksa kendi kişisel deneyimlerinizden mi beslendiniz?

Sema Elçim:Kaçınılmaz olarak kendi heybemden beslendim. Çünkü ben de Ebru’ya paralel bir bireyim. Benim de o dönemim böyle geçti. Sol politik, seküler bir orta sınıf aileden geliyorum ve gençliğim bu atmosferde şekillendi.

Dolayısıyla metinde kendi yansımalarım var. Ama sadece kendi hikâyemi anlatmak istemedim. Bu deneyimlerle büyümüş, dönüşüm yaşamış bir bireyin, Türkiye’nin politik atmosferi içinde iyi ya da kötü nerelere savrulabileceğini düşündüm. Aslında bu oyun, bu soruların içinden çıktı.

Metni ilk okuduğunuzda ne düşündünüz? Sahneye taşırken nasıl bir yol izlediniz? Metinde çok değişiklik yaptınız mı?

Nagihan Gürkan:Sema’yla metin üzerinde birlikte çalıştık. Zaten kendisiyle çalışmaktan çok keyif aldığım bir yazar. İlk hâli geldiğinde de metnin yapısı oldukça netti, dramatik omurgası sağlamdı.

Ben bir metni okurken her zaman şuna bakarım: “Bu hikâyenin neresinde duruyorum?” Yani başkalarının hikâyesini anlatmak yerine, benim bu anlatıyla kurduğum ilişki nedir, onu ararım. Bu metne de böyle yaklaştım.

Evet, bu politik bir hikâye. Ama benim için asıl politik tarafı, genç bir kadının görülme, var olma ve duyulma mücadelesi. Bu yönüyle bana bir kadın olarak çok yakın geldi. Kurgulanmış, erkek egemen bir dünyada hâlâ kendimi yabancı hissettiğim anlar oluyor. Zaten bütün mücadele, o dünyanın dışında bir gerçeklik kurabilmek. Metne de biraz buradan bakarak başladım.

Bu hikâyeyi parmak sallayarak, acıları seyircinin gözüne sokarak anlatmak istemedik. Kendi bulunduğumuz yerden, samimi bir dille anlatmaya çalıştık. Çünkü sahnede samimiyet çok önemli. Seyirciyle kurulan ilişkiyi güçlendiriyor. Bir de bu samimiyet hikâyeyi zamansızlaştırıyor. Evet, bu bir 90’lar hikâyesi. Ama tarihsel bağlamı bir an kapattığınızda, bugünle, yarınla, hatta çok daha uzak zamanlarla da bağ kurabiliyor. Ben metne biraz bu noktadan tutunarak yaklaştım.

Ana karakter Ebru’nun kimlik arayışı sizce bireysel bir arayış mı, yoksa bir kuşağın arayışı mı?Nagihan Gürkan:Benim için bu hikâye bir kuşağı temsil ediyor. Hatta zaman zaman Sema’ya “Bu benim hikâyem” diyordum. Üniversite yıllarım boyunca kendimle dalga geçerim; neredeyse gözaltına alınmak için elimden gelen her şeyi yaptım diye. Her yere girdim çıktım, her şeye dahil oldum. Sonunda bir tiyatro kulübüne girerek, orada hem kendimle hem de örgütlü mücadeleyle bir rahatlama alanı buldum. Tabii şimdi bunu gülerek anlatıyorum ama o dönem yaptığım şeylerin arkasındayım. İyi ki oralarda yer almışım diyorum.

Geldiğim sınıf, aile yapım, hayat koşullarım itibariyle mücadele etmemek gibi bir seçeneğim hiç olmadı. Bu yüzden Ebru’ya hem çok yakın hissediyorum hem de onun üzerinden dönemin ruhunu görüyorum. Bu, sadece bireysel bir arayış değil. Dönemin gençlerinin kendini arama, bulma mücadelesi. Dayısının izinden gitmek, sonra bunun yetmediğini fark etmek, kendi yolunu aramak… Metnin finali üzerine Sema’yla çok konuştuk. Bu nedenle bana göre bu sadece Ebru’nun değil, bir kuşağın hikâyesi.

Bu kadar politik bir metnin didaktik olma tehlikesi var. Bundan kaçınmak için nelere dikkat ettiniz?

Sema Elçim:Bu gerçekten çok büyük bir handikap. Politik tiyatro yapılıyor mu? Evet, yapılıyor. Çok da iyi örnekleri var. Ama didaktik olmak benim yazarken en büyük endişemdi.

Türkiye zaten kendini sürekli tekrar eden bir ülke. Bu yüzden dönemi ansiklopedik bilgilerle ya da belgesel diliyle anlatmaya gerek yok. Çünkü yaşananlar zaten herkesin hafızasında. Ben daha çok kendimden ve gözlemlerimden yola çıktım. Samimi bir dil kurmaya çalıştım. Nagi’yle bu konuyu çok tartıştık, çok korktuk açıkçası. Ama sanıyorum bunu aşabildik.

Nagihan Gürkan:Benim için burada en önemli şey şu: Kendini hikâyenin dışına koymamak. Bazen bazı politik ya da kadın odaklı oyunlarda şunu hissediyorum: “Biz doğru yerdeyiz, şimdi başkalarının sorunlarını anlatıyoruz.” Bu bana çok rahatsız edici geliyor. Böyle bir yerden yapılan sanata tahammül edemiyorum.

Biz hep şunu sorduk: “Bu hikâyede bize dokunan ne........

© Kısa Dalga