Çöken küresel sistem, Doğu Akdeniz ve vekâlet savaşlarının karanlık gölgesi
Uluslararası sistem, Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana tarihin en ciddi kırılmalarından ve sarsıntılarından birini yaşıyor. Yıllardır bu köşede; küresel sistemin kelimenin tam anlamıyla can çekiştiğini, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) mevcut antidemokratik yapısıyla dünyayı huzura ve istikrara değil, tam aksine çözümsüz bir kaos sarmalına sürüklediğini ısrarla dile getiriyorum. Savaşlar, iç çatışmaların tetiklediği düzensiz göç dalgaları, ekonomik sömürü çarkları ve “güçlü olanın her daim haklı sayıldığı” bu çarpık düzenin sürdürülemez olduğunu belirterek farkındalık yaratmaya çalışıyorum. Nitekim bugün geldiğimiz noktada, bizzat Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri dahi BM Güvenlik Konseyi merkezli bu yapının artık tamamen işlevsizleştiğini, mevcut hâliyle dünyayı temsil etmediğini ve beş daimi üyenin ellerindeki veto yetkisini evrensel barış için değil, sadece kendi bencil ulusal çıkarları için silah gibi kullandığını açıkça itiraf etmek zorunda kalmıştır. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası hukuk normlarını hiçe sayarak, “hesap verme kaygısı taşımadan” tek taraflı askerî ve siyasi adımlar atması, çok taraflı diplomatik çözümlerin artık rafa kaldırıldığının ve mevcut sistemin meşruiyetini tamamen yitirdiğinin en net göstergesidir. Yenidünya düzeni artık “kural temelli” bir evrensellikten ziyade, “seçici, pragmatist ve keyfi” bir güçlünün istekleri doğrultusunda işliyor. Tek kutuplu konfor alanını yavaş yavaş kaybeden küresel ve bölgesel büyük aktörler, siyasi meşruiyeti diplomatik müzakere masasında değil, bizzat sahada askerî güçle ürettikleri fiili “oldu-bittilerle” kurmaya çalışıyor. “Kuralsız kaosun” sıcak cephesi: Orta Doğu ve Doğu Akdeniz İşte bu “kuralsız kaosa” evrilen dünyanın en somut, en kanlı ve en tehlikeli yansımasını bugün doğrudan Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’de izliyoruz. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı askerî saldırılar, Orta Doğu bölgesini topyekûn bir ateşe atmakla kalmamış; yangının Doğu Akdeniz havzasına sıçramasına da neden olarak yepyeni jeopolitik fay hatları yaratmıştır. İran’ın misillemesiyle (ki burada farklı istihbari iddialar da söz konusudur) Güney Kıbrıs’ta yer alan İngiliz Egemen Üsleri’nin doğrudan hedef alınması, savaşın sadece ana karada kalmadığının ve fiilen Kıbrıs Adası’na sıçradığının sarsıcı bir ilanıdır. Bu ciddi krizi, sanki Avrupa Birliği güvenliğine yönelik doğrudan varoluşsal bir tehditmiş gibi ambalajlayan Yunanistan, Fransa(İspanya) ve İtalya; sözde deniz ticaret güzergâhlarını korumak bahanesiyle adaya süratle savaş uçakları, fırkateynler ve hava savunma sistemleri yığmıştır. Geçmişte hep uluslararası diplomasiyle, barış görüşmeleriyle anılan Kıbrıs Adası, bugün maalesef ABD, İngiltere ve AB güçleri için devasa bir askerî garnizona ve Orta Doğu’ya müdahale için bir lojistik operasyon merkezine dönüşmüştür! GKRY liderliğinin bu konudaki politikaları Adayı büyük bir tehlikeye atmıştır. Elbette ki bu devasa askerî yığınağın birincil stratejik amacı, Orta Doğu’daki zengin enerji rezervlerini ve küresel ticaret yollarını tamamen Batı tekeline alarak, küresel düzeyde en büyük rakip olan Çin’in “Kuşak ve Yol Projesi”nin (Beltand Road Initiative) önüne askerî bir duvar, aşılmaz bir barikat kurmaktır. Önümüzdeki günlerde ABD yönetiminin, taktiksel bir manevrayla tansiyonu düşürmek adına “İran’a yönelik saldırıyı şimdilik durdurduk” minvalinde bir açıklama yapacağı siyasi kulislerde iddia ediliyor. Velev ki ABD böyle bir taktiksel geri adım atarsa, acaba bu Batılı devletler, Güney Kıbrıs’ta konuşlandırdıkları o devasa donanmalarını ve savaş uçaklarını anında geri çekecekler mi? Yoksa uluslararası terörizm veya seyrüsefer güvenliği gibi yeni bahaneler üreterek bu askerî yığınağı daha da mı artıracaklar? Her hâlükârda, Güney Kıbrıs’ı koruma kılıfı altında sergilenen ve adayı silah deposuna çeviren bu askerîleşme süreci, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti açısından kesinlikle varoluşsal bir güvenlik riski oluşturmaktadır ve güzel adamızın küresel bir çatışmanın, kanlı bir hesaplaşmanın parçası hâline getirilmesi asla kabul edilemez. Vekâlet savaşı tuzağı ve Ankara’nın proaktif duruşu Uluslararası sistemdeki bu köklü sarsıntı ve kuralsızlaşma eğilimi, en çok “BM Kararları” arkasına sığınarak adadaki ve bölgedeki haksız statükoyu korumaya çalışan Rum-Yunan ikilisi gibi yapıları tedirgin ederken; Ankara bu küresel ve bölgesel dönüşümü son derece doğru okumakta ve buna uygun, güçlü bir “Devlet Aklı” sergilemektedir. Bir önceki yazımda Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) toplantısında yaptığı o tarihi ve hayati uyarılara dikkat çekmiştim. Sayın Fidan; ABD ve İsrail’in İran içinde Kürt grupları silahlandırarak kanlı bir “iç savaş” çıkarma planı olduğunu, Millî İstihbarat Teşkilatımızın (MİT) bu karanlık kurguyu saniye saniye takip ettiğini ve tüm deşifreleri yaptığını net biçimde vurgulamıştı. Buradaki temel amaç sadece mevcut İran rejimini devirmek değil; bölgedeki hassas etnik fay hatlarını acımasızca tetikleyerek Orta Doğu’yu on yıllar sürecek bir mülteci krizine, bölünmüşlüğe ve kaosa sürüklemektir. Kendi askeriyle geniş çaplı bir kara harekâtını göze alamayan ABD’nin; yıllarca lojistik sağladığı, eğittiği ve donattığı PKK, YPG ve PJAK gibi taşeron terör örgütlerini “vesayet savaşçıları” olarak doğrudan sahaya sürmek istediği iddia edilmektedir. Hatta bu terör unsurlarına, bölge ülkelerinden koparılacak topraklar üzerinde sözde bir “Kürdistan” vaat edildiği de güçlü iddialar arasındadır. İşte tam bu noktada Ankara’nın, ABD Dışişleri Bakanı MarcoRubio’ya ve Erbil yönetimine en üst perdeden, diplomatik nezaketin ötesinde doğrudan verdiği “Bu tarihi vekâlet savaşı tuzağına kesinlikle düşmeyin” uyarısı, Türkiye’nin bölgesel bir oyun kurucu olarak siyasi ve askerî ağırlığını masaya tam anlamıyla koyduğunun en somut kanıtıdır.
Sonuç: Geç gelen adalet, adalet değildir Şimdi tüm dünyanın kendisine sorması gereken hayati soru şudur: Dünya, bu beşli BM imtiyazının keyfiyetinden kurtulup gerçek anlamda kapsayıcı bir adalet inşa edebilecek mi, yoksa “gücün hukuku” altında ezilmeye ve sömürülmeye devam mı edecek? Unutulmasın ki; geç gelen adalet, adalet değildir ve artık beklemeye, oyalanmaya tahammülü olan bir dünya da kalmamıştır. İsrail ve ABD’nin tüm bölgede istikrarsızlık ve iç savaş yaratmayı bir devlet stratejisi olarak benimsediği bu kuşatma ortamında; Türkiye Cumhuriyeti, sahip olduğu köklü devlet aklı, caydırıcı askerî gücü ve vizyonuyla bu kirli oyunu bozacak küresel aktördür.
