Sakin derinlik
Ernest Hemingway’in o meşhur “Buzdağı Teorisi”ni hatırlayalım: Hikâyenin sadece sekizde biri suyun üstündedir; asıl sert, devasa ve sarsıcı kütle suyun altında, o zifiri sessizlikte saklıdır. Gerçekten de sert olan şey gürültü çıkarmaz. Suyun üstündekini bağıra çağıra gözler önüne seren anlatılar, suyun altındaki o derinliği tamamen yok eder. Her şeyi görünür kıldıklarında, okura ya da izleyiciye hissedecek bir boşluk bırakmazlar. Yani, sanat gözleri felfecir okuyan koca ağızlı bir canavara dönüşür, incelik tamamen kaybolur…
Son zamanlarda “sarsıcı”, “sert” ya da “ruhsal bir kırılmayı, travmayı anlatıyor” etiketiyle sunulan yapıtları izlerken içimde aynı yorgun itiraz büyüyor: İnsanoğlunun can yanmasını ve ruhundaki o derin oyuğu tarif ederken neden bu kadar kaba bir gürültüye sığınıyoruz? Geçenlerde izlediğim bir filmde de tam olarak bu tuzağa düşülmüştü. Karakterlerin taşıdığı acı ve ağır travmalar; olanca çiğliğiyle, adeta gözümüze parmak sokularak suratımıza çarpılıyordu. Oysa acıyı böyle ham bir şiddet silsilesi halinde masaya yatırmak sanatı “sert”........
