Ülkenin efkârına gelip çatan bir bayram...
Arefe gününde mezarlığa gitmenin insanda bıraktığı ağır ve hüzün yüklü bir duygu vardır. Mezarlıklarda daha ağır, eski, insanın iç dünyasına ağır ağır çöken başka his dolaşır. Çocukken daha da sarsıcı düzeyde anlaşılırdı bu. Mezarlık kapısından içeri girildiği anda dünyanın ritmi değişirdi, sokaktan gelen sesler azalır, konuşmalar istemsizce yavaşlar, insan yürürken ayaklarının toprağa başka türlü değdiğini fark etmeye başlardı. Adeta hayatın dışına çıkmış gibi olurdun. İşte tam o anda çepeçevre sarmalandığın duygu şudur; sanki şehir başka yerde akmaktadır, mezarlık da zamanın unutulduğu başka bir iklime aittir.
Bu sebeple insan kabir taşlarına bakarken yalnızca altında bulunan ölülerini düşünmez aslında. Geride kalan hayatları, yarım kalmış tamamlanamamış cümleleri de düşünür... Bir daha açılmayacak kapıları, sahibini beklemeyi bırakan kedileri, eşyaları… Artık kimsenin giymediği elbiseleri, ceketleri. Mutfakta duran bardakları, buzlukta bekleyen kışlık sebzeleri. Sesini son kez duyduğunu bilmeden yapılan telefon konuşmalarını... İnsan mezarlıkta ölümden ziyade ansızın kesilmiş hayatların yankısıyla karşılaşır ve bu karşılaşma çok sarsıcıdır. Bu sebeple mezarlıklara uzun fasılalarla gidilir, öyle sık sık gidilmez. İnsan gerçekliğiyle yüzleşmeyi sevmez. Sevemez…
Fakat insanın içine çöken o tarifsiz boşluk biraz da burada oluşur. Çünkü mezarlık, hayatın aslında kimse için durmadığını gösterir insana. İçerinde parçalanan duygunun dünya için akışı değiştirmediğini fark ettiğin yerdir. Toprağın altına girenlerin ardından güneş yeniden doğar, aynı otobüs tam saatinde geçer, çocuklar sokaklarda yine bağırarak oynar. Yemekler yenmeye devam edilir sofralarda. Kaşığın ağza gelmeyecek olsa bir söz işitirsin. “Yemeden olmaz. Acıkan........
