Muhafazakârlığın yeni aristokrasisi
Makbul Başörtülünün Hudutları” başlıklı yazımın ardından çok sayıda mesaj aldım. İlginç olan şu ki insanların önemli bir kısmı yazının anlattığım meseleyi konuşmak yerine doğrudan “mahalle” meselesine takıldı. Çünkü bugün muhafazakâr çevrelerde en hassas alanlardan biri tam da burası. İnsan kendi mahallesinin içindeki dönüşümü konuştuğunda, birçok kişi bunu doğrudan ihanet ya da küçümseme gibi okumaya hazır bekliyor. Oysa son yıllarda muhafazakâr dünyanın içinde büyüyen yeni sınıfsal gerilimleri görmemek artık mümkün değil. Aynı dili konuşan, aynı geçmişten gelen insanlar arasında bile görünmez mesafeler oluşmuş. Kimin daha “nitelikli”, daha “şehirli”, daha “incelmiş”, daha “makbul” sayıldığına dair yeni bir hiyerarşi sessizce kuruluyor.
Türkiye’de muhafazakârlık uzun yıllar boyunca yalnız bir inanç biçimini değil, aynı zamanda merkez tarafından eksik görülmenin ortak hafızasını taşıyordu. Cumhuriyet’in erken dönemlerinden itibaren modernleşmenin dili büyük ölçüde belirli bir kültürel tipe yaslandığı için Anadolu’nun dindar, taşralı, alt ve orta sınıf muhafazakâr kesimleri kendilerini çoğu zaman toplumsal hayatın kıyısında hissetti. Aksanlarıyla alay edilen, kıyafetleri üzerinden sınıflandırılan, görgüsüz sayılan, kültürel olarak yetersiz görülen geniş bir toplumsal kesim vardı. Bu nedenle muhafazakâr mahalle uzun yıllar boyunca yalnız aynı dünya görüşünü paylaşan insanların değil, aynı aşağılanma deneyiminden geçen insanların da birbirine sığındığı bir alan hâline geldi.
Başörtüsü, imam hatip, Anadolu şivesi ya da muhafazakâr aile yapısı yalnız kimlik unsuru taşımıyordu; aynı zamanda merkezin dışında bırakılmış olmanın da işareti sayılıyordu. Bu yüzden muhafazakâr dayanışmanın içinde sınıfsal farklardan daha güçlü bir aidiyet duygusu vardı. İnsanlar birbirlerini hangi restorana........
