Futbol hiçbir zaman sadece futbol değildir
Hakimiyet, muhatabını yok sayma, kuralları kendi lehine bükme ve her türlü meşruiyeti yalnızca kendinde görme cüretiyle sahaya iner. Güç sahiplerinin temel yanılgısı, masanın hâkimi olmayı oyunun sahibi olmakla karıştırmalarıdır. Rakibini yıldırarak, zemini kendi yönüne eğerek ya da hakemin düdüğünü etkilemeye çalışarak mutlak üstünlük kurabileceğini sanan her anlayış eninde sonunda aynı hataya düşer. Manipülasyon oyunun şartlarını esnetebilse de oyunun seviyesini belirleyemez. Gerçek yetkinlik, yapay avantajları zamanın akışı içinde tasfiye eder. Gürültü kesilir, tartışmalar sönümlenir, geriye sahada neyin üretildiği kalır.
Tarih, masada kurulan kurguların hakikatin sert kayasına çarptığı örneklerle dolu. 1934 Dünya Kupası, Benito Mussolini’nin faşist propagandalarını dünyaya pazarlama sahasıydı. Tribünleri dolduran kitleler, faşist selamlar ve hakemlerin üzerindeki ölümcül rejim gölgesi altında İtalya şampiyon yapıldı. Diktatör, turnuvayı iktidarının tescili saydı. Oysa stadyumların dışında yükseltilen o sahte ihtişam, birkaç yıl sonra tarihin en ağır yıkımıyla sonuçlandı; rejim imha oldu, propaganda çöktü. Bugün sporseverlerin zihninde o kupadan geriye kalan siyasi zorbalığın gölgesinden sıyrılmış futbolun yalın varlığıdır.
1936 Berlin Olimpiyatları da benzer bir kibrin abidesi olarak tasarlandı. Adolf Hitler, Aryan ırkının üstünlüğünü dünyaya kanıtlamak adına devasa bir propaganda çarkını döndürdü. Her detay planlanmış, bütün sahne kurulmuştu. Fakat hesaba katmadıkları, yeteneğin ve emeğin katıksız gerçekliğiydi. Piste çıkan siyahi atlet Jesse Owens, birkaç saniyelik dört ayrı koşuyla o faşist doktrini pistin toprağına gömdü. Siyasi baskı devasa stadyumlar inşa edebilir, kitleleri hizaya sokabilir fakat rekabetin gerçek galibine karar veremez.
2002 Dünya Kupası’nda Güney Kore’nin hakem kararlarıyla yarı finale kadar taşınması da hafızalardaki tazeliğini koruyor.........
