Füreya Koral’ın seramiğinden TOKİ betonlarına: Estetiğimiz nasıl kayboldu?
Türkiye’nin son yarım asırlık toplumsal ve siyasi serüvenini anlamak için, 1980’lerin o iki uçlu estetik hattına bakmak yeterlidir. Bir yanda Ankara Anafartalar Çarşısı’ndan İstanbul İMÇ Blokları’na uzanan, toprağı sırla ve renkle buluşturan Füreya Koral seramikleri... Diğer yanda ise 24 Ocak kararlarının, 12 Eylül darbesinin ve Özal’lı yılların kent çeperlerine fırlattığı kitlelerin yarattığı o çiğ, defansif sokak estetiği: minibüs kaportalarına kazınan aforizmalar, kasetçalarlardan taşan Müslüm Gürses hüznü ve ucuz peluş kaplamalar.
Bu iki çizgi, dönemin Türkiyesi’nin sınırlarını çiziyordu. Bir tarafta kenti yüksek kültürle, aydınlanmacı bir idealizmle inşa etmek isteyen ama halka ulaşmakta zorlanan Cumhuriyetçi kamusal irade, diğer tarafta ise devletin yetişemediği, planlayamadığı o devasa boşluğa kendi gayriresmî imkânlarıyla yerleşen kitleler. Ne tam köylü kalabilmiş ne de kentin mermer kaldırımlarına kabul edilmiş milyonların, “biz de buradayız” deme biçimiydi bu.
80’ler ve 90’lar Türkiye’si derin yoksulluğun, siyasi çalkantıların, faili meçhullerin ve ekonomik krizlerin ülkesiydi. Fakat o dönemin iktisadi darlığında bile garip bir toplumsal doku ve yaşama ritmi vardı. Arabesk, sadece bir müzik değil, kırsaldan kente akmış kitlelerin “kente tutunma ve yırtma” umudunun, gecikmiş modernleşmeyle hesaplaşmasının diliydi. Yoksulluk ağırdı ama henüz toplum bu kadar atomize olmamış, sınıflar arasındaki geçirgenlik ve zorunlu temas zeminleri tümüyle ortadan kalkmamıştı. Entelektüel elit ile sokaktaki insanın estetiği aynı kentte çatışıyor, çarpışıyor fakat bu çarpışmadan canlı, melez ve dirençli bir kültür doğuyordu.
Bugünün Türkiyesi ile........
