15 Temmuz’un ardından yapılması gereken asıl muhasebe şudur
İktidarlar, tabiatları gereği merkezileşmeye, gücü tek bir odakta toplamaya ve hâkimiyet alanlarını tahkim etmeye yönelir. Tarih bizlere bu eğilimin kriz dönemlerinde daha da belirginleştiğini gösteriyor. Gücü elinde tutanlar, karar alma mekanizmalarını tek merkezde topladıkça daha güvenli bir düzen kurduklarına inanıyor. “Bir iktidarın ömrünü uzatan gerçekten sahip olduğu kudret mi?”
15 Temmuz’un ardından Türkiye de büyük bir dönüşüm yaşadı. Parlamenter sistem yerini Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne bıraktı. Güvenlik bürokrasisi yeniden yapılandırıldı. OHAL döneminde yürürlüğe giren birçok düzenleme kalıcı hukuk sistemine taşındı ve daha niceleri…
Devletin, varlığına yönelen böylesine ağır bir saldırı karşısında kendisini koruması tabii ve meşrudur. Fakat her olağanüstü dönem eskisinden büyük bir sorumluluğu beraberinde getirir. Tedbirlerin kalıcılaştığı yerde hukukun denge kurucu rolü daha da hayati hâle gelir.
Dünya tarihi gösteriyor ki güvenlik kapasitesinin büyümesi, devletin aynı ölçüde güçleneceği anlamına gelmiyor. Zor kullanma imkânı genişleyebilir, bürokrasi tahkim edilebilir, denetim mekanizmaları sıkılaştırılabilir. Ancak bunların hiçbiri tek başına uzun bir siyasi ömür vadetmez.
Yazıyı kaleme alma fikriyle birlikte siyaset felsefesinin o kadim izleklerine yeniden göz gezdirdim. Karşıma çıkan manzara şu oldu: Batı siyaset düşüncesi, kriz dönemlerinde olağanüstü yetkileri ve güçlü bürokrasiyi devletin bekasının güvencesi olarak görür. Ancak bu anlayış adaletle dengelenmediğinde, devlet vatandaşına yabancılaşan bir mekanizmaya dönüşebilir. Gerçek hegemonyayı zor kullanma gücüyle kurmak imkansızdır. Ahlaki, vicdani ve hukuki bir rızanın inşası dışında bir çare yoktur. Dolayısıyla adalet, devlet aygıtına sonradan iliştirilmiş ahlaki bir........
