2053 ve 2071 derken 1987 öncesine mi döneceğiz yoksa…
Demek artık böyle olacak: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Türkiye’yi ilgilendiren bir konuda karar aldığında, biz o kararı henüz öğrenmeden, devlet kademelerinden kararı eleştiren ve AİHM’ni kınayan bir açıklama yapılacak…
Mahkemenin Osman Kavala ile ilgili verdiği üçüncü “Serbest bırakılsın” anlamı taşıyan kararı, Külliye’de, Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı sıfatını taşıyan Mehmet Uçum tarafından o muameleye tâbi tutuldu.
Şiddetli bir eleştiri ve aynı şiddette bir kınama...
Uçum orada da kalmadı, “Türkiye aleyhine siyasi hesaplarla kararlar verilmeye devam edilirse” kaydıyla, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olma durumunu ve AİHM’e bireysel başvuru tanımayı gözden geçirmenin kaçınılmaz hale gelebileceğini cümle aleme duyurdu.
Benim zihnim hemen Turgut Özal’ın başbakan olduğu 1987 yılına gitti.
Özal Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuru hakkını tanımak için, benim de aralarında bulunduğum bir grup gazeteciyi de tanıklık etmek üzere yanına alarak, Strasbourg’a gitmiş ve Türkiye için bunun ‘hukukun üstünlüğü’ kavramını gerçeğe çevirme yolunda bir ilk adım sayılması gerektiğini orada ilan etmişti.
Üç yıl sonra, 22 Ocak 1990’da, Türkiye, AİHM’in zorunlu yargı yetkisini kabul etti ve kararlarının bağlayıcılığını onayladı.
Özal’ın açtığı yol, sonraki koalisyonlar döneminde daha da geliştirilerek devam etti.
Bireysel başvuru hakkı yüzünden açılan davalarda yüksek tazminat ödemesine yol açan kararlar çıktığında bile,........
