Sanatkârın devlet ve iktidarla münasebeti
Ve işte geldik dayandık, her şeyi maddeden, güçten, kazançtan ibaret gören bir devre!..
İlişkilerimizi, davranışlarımızı, düşüncelerimizi, duygularımızı, hatta inançlarımızı bile ‘kazanç’ ya da ‘çıkar’ belirliyor. Buna göre susuyor, yazıyor veya konuşuyoruz. Dolayısıyla ‘güç’, tüm zorbalığı, vahşiliği ve sahte cazibesiyle insanı kuşatmış durumda. Sanatı da kuşattı, edebiyatçıyı da, aydını da… Yeni tip bir aydın, yazar-şair doğdu.
Hannah Arendt, edebiyat adamlarının en önemli niteliklerinden birinin her zaman hem devlet hem de toplumla mesafelerini korumaya çalışmaları olduğunu söyler. İkinci vasıflarının ise, fikirleriyle siyasi veya sosyal sistemin -gücün- bir parçası olmayı kararlılıkla reddetmeleridir, der. Ama tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sanat-edebiyatın iktidarlarla ya da devletle münasebetleri Arendt’nin söylediklerinin tam tersine gelişiyor. Ve bu sebeple, iktidarlara ve devletin aygıtlarına dayanan sanatkâr, yazar, şair ve yayıncılar, -ki bunlar genellikle zayıftır- kalıcı ve nitelikli eserler ortaya koyamıyor, zamanla tarihin çöp sepetinde unutulup gidiyorlar…
Tam da burada önce yazarın-şairin ‘sorumluluğu’ndan bahsetmem gerek. Nefes -ki kelamın özüdür- Tanrı’dan gelir. İnsanda ses, söz/ dil, o nefesle vücut bulmuştur ve........
© Karar
