Bolivya’da ne oldu?
“Bir gerçeği görmezden gelebilirsiniz. Ama görmezden geldiğiniz gerçeğin sonuçlarını görmezden gelemezsiniz.”
Trump yönetimi 5 Aralık 2025’te açıkladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde “ABD uzun yıllar boyu süren ihmalin ardından, Batı Yarıküre’deki Amerikan nüfuzunu yeniden kurmak ve anayurdumuzu ve bölgedeki anahtar coğrafyalara erişimimizi korumak amacıyla Monroe Doktrini’ni teyit ve icbar edecektir,” diyordu.
Bu irade beyanının Batı Yarıküre ile sınırlı olmadığı biliniyor: Züccaciyeci dükkânına dalan fil, Grönland’dan Orta Doğu’ya, Pasifik’e, gücünü yitiren ABD hegemonyasını yeniden tesis için kolları sıvamış durumda. Bunun için her aracı “meşru” gördüğü de biliniyor.
2026’nın ilk günlerinde ABD yönetiminin tüm “diplomatik teamül”lerin üzerinde tepinerek bir korsan baskınla Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşini ABD’ye kaçırmasının da gösterdiği üzere, Latin Amerika bu “hegemonyayı geri kazanma” alanlarının önde gelenlerinden.
Aslına bakılırsa, “Monroe Doktrini”ni canlandıracağını ilan etmeden önce ABD kıtadaki “Pembe Dalga”nın geri çekilmesi ve birbiri ardına sağcı iktidarların kurulmasına destek vererek “yardakçı” rejimler oluşmasını sağlamıştı: Arjantin’de faşist Javier Milei, El Salvador’da Nayib Boukele, Peru’da Venezuela’ya ABD müdahalesini hararetli alkışlarla karşılayan Jose Jeri, Şili’de 11 Mart 2026’da göreve başlayacak Nazi bekayası Antonio Kast, Ekvador’da, ikinci tur seçimlerden hemen önce soluğu Trump’ın yanında alıp sağladığı desteğin güvencesiyle seçimi kazanan Daniel Noboa, Bolivya’da 2025 seçimlerinde 20 yıllık MAS iktidarının iç çekişmelerle çökmesinin ardından devlet başkanlığı seçimlerini kazanan Rodrigo Paz Pereira… Her biri, göreve gelir gelmez Kuzey’deki efendilerine selâm gönderip kapılarını sonuna dek ABD şirketlerinin yağmasına, topraklarını ABD üslerine açacağına yemin etmeyi görev bilmişti. Pembe Dalga’dan arta kalanların işi zor…
Peki, ne oldu da 2000’li yılların başlarından itibaren çoğunluk neoliberalizm cenderesine karşı görkemli halk ayaklanmalarının sonunda iktidara gelen, kendini ılımlı ya da radikal, solda tanımlayan iktidarların kimi sivil-hukuksal darbeler, kimi ise seçim hezimetleri sonucu iktidardan indirilmiş ve kıta bir kez daha ülkelerini sınır tanımaz bir “Yankee” yağmasına teslim etmeye gönüllü oligarkların eline düşmüştü? ABD emperyalizminin bu süreçte ülkelerin oligarklarına verdiği desteğin payı, aşikâr. Peki, “Pembe Dalga” iktidarlarının bu yenilgilerde hiç mi payı yok?
Bolivya, açıklayıcı bir örnek…
Koka yetiştiricileri sendikası lideri, Aymara yerlisi Evo Morales’in partisi MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) iki devlet başkanını ülkeden kaçıran su ve gaz isyanlarının (2000-2005) ardından 2005 yılında oyların büyük çoğunluğunu alarak iktidara gelmişti.
Evo Morales ve partisi, seçimlerin hemen ardından ikili bir süreç başlatacaktı. Enerji kaynaklarının millileştirilmesi yoluyla ulusal kaynakları yoksulluğun giderilmesi yönünde kullanmak; ve ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturmalarına karşın (yüzde 62) ihmal edilen, aşağılanan, ayırımcılığa uğrayan yerlilere kimliklerini geri vermek, Bolivya’yı bir “yerli ülkesi” olarak yeniden tanımlamak.
Bu yolda atılan ilk önemli adım, doğalgaz rezervlerinin millileştirilmesi oldu. Ne ki Bolivya’da (ya da Latin Amerika’nın diğer bütün “Pembe Dalga” iktidarlarının dilinde) “millileştirme”, “kamulaştırma” anlamına gelmiyordu. Yapılan, doğalgaz ya da petrol çıkartan çokuluslu şirketlerle sözleşmelerin daha yüksek vergi ve fiyatlarla yenilenmesi anlamına geliyordu. Bir başka deyişle, mülkiyet ilişkilerine dokunulmuyor, kapitalizmin “evcilleştirilerek, yerlileştirilerek” sürdürülmesi, sosyal adaletin sağlanması, “21. yüzyıl sosyalizmi” söylemi için yeterli sayılıyordu.
2003-2011 arası diğer Latin Amerika ülkelerinin olduğu gibi Bolivya’nın da ihraç mallarının (bakır, çinko, petrol, soya…) fiyatlarının, Çin ve Hindistan gibi yükselen piyasaların da artan talepleri sayesinde fırlaması ekonomik büyümeyi destekledi.
MAS iktidarı için ekonomik büyüme, Bolivya yoksullarını desteklemek için yeterli kaynak demekti. 2005’te yüzde 60.6 dolaylarında seyreden yoksulluk oranı, muhtaç yaşlılara, okul çağındaki çocuklara, hamile ve emzikli kadınlara sağlanan destekler ve eğitim ile sağlık alanlarına yapılan yatırımlar sayesinde 2011’de yüzde 45’e gerileyecekti (2018’de yoksulluk oranı: yüzde 17). Kırsal yoksulluk oranlarındaki düşüş ise daha belirgindi: 2005’te yüzde 62.9’dan, 2011’de yüzde 41.3’e.
Ülkenin yerlilerine kimlik ve onurlarını iade etme konusunda MAS daha da etkin oldu: 2009 tarihinde referandumla kabul edilen yeni anayasa Bolivya’yı “çoğul uluslu” (plurinacional), çok-dilli bir devlet olarak tanımladı, ülkede konuşulan dillerin tümünü (İspanyolca dışında 36 yerli dili) “resmî dil” statüsüyle tanıdı. 2000’li yılların başlarındaki kitlesel ayaklanmalara dek “mestizo” toplumun görünmez “parya”ları olan yerliler, siyasetten kültüre, ekonominin yönetiminden taban örgütlere yaşamın her alanında öne çıkacak, toplumsal yaşama damgalarını vurur olacaktır.
Ancak Evo Morales ve MAS’ın “devrim”i (ya da “sosyalizm”i) üretim araçlarının kamulaştırılmasına dayalı, kapitalizmden köklü bir kopuşu değil de, daha adil bir “yeniden dağıtım”ı öngördüğünden, bir başka deyişle, mevcut iktisadî yapıyı değiştirmediğinden ve siyaseti yeniden dizayn etmediğinden (ki aynı saptama tüm “Pembe Dalga” iktidarları için de söz konusudur) oldukça kırılgan bir zemin üzerine yerleşmişti. Dahası bu model, Bolivya’yı ekstraktivist (maden çıkarma) bağımlılığa mahkûm kılmaktaydı.
İlk yıllar Çin’in artan talepleri, başta altın ve sınai soya üretimi gibi çevre üzerinde tahripkâr etkisi olan sektörler ülke ekonomisini canlandırsa da, izleyen süreçte hammadde fiyatlarının çöküşü ve bunun sonucu mali kaynakların kuruması, özellikle de dolar kıtlığı, temel ihtiyaç mallarının kıtlığı ve pahalılığını tetikleyerek yokluğu ve yoksulluğu geri çağıracaktı. 2014-2015’lere gelindiğinde, dükkanlar önünde uzayan kuyruklardan geçilmiyordu ülkede.
Krizden her zaman olduğu üzere en çok “en alttakiler” etkilenmişti: söz konusu Bolivya olduğunda, son yıllardaki göreli iyileştirmelere karşın, hâlâ ülkenin “en yoksullar” diliminin hemen tümünü oluşturan kırsal yerli toplulukları…
Ama ekonomik kriz, işin sadece bir yönü… “En alttakiler” krizin yükünün kendi aralarında dahi eşitsiz biçimde dağıtıldığı kanısıyla yalnızca yoksulluk değil, düş kırıklığı ve öfke biriktiriyorlardı.
Şöyle ki; Bolivya nüfusunun yüzde 62.2’sini oluşturan yerli nüfus, kültürel, örgütsel ve geçim faaliyetleri açısından farklılıklar sergileyen, heterojen bir topluluktur. Örneğin, ülke nüfusunun önemli kesimini oluşturan Quechua ve Aymaralar ülkenin Batı yarısında yaşarlar, geniş ölçüde kentleşmişlerdir; uzun madenci geçmişleri ve mevcut koka yetiştiricisi konumlarıyla Bolivya’nın toplumsal mücadelelerinin ana gövdesini oluştururlar. Buna karşılık Doğu kesiminde yaşayan yerli grupları, küçük dilsel cemaatler hâlinde çeşitlenmiştir; kentleşme oranı düşüktür; bir bölümü kendilerine ayrılmış ortak alanlarda geçimlik tarımla........
