menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Alışılmış karanlık, sınırlı aydınlık

14 0
13.04.2026

Henüz doğrulanmamış ancak, doğrulanacağı umulan varsayımlar, yani hipotezler haricinde, teori ya da bilimsel bilgi olarak ifade ettiğimiz ya da nitelendirdiğimiz şeyler; insanlığa, doğaya, canlılara ve evrene ilişkin tekrarlı deney ve gözlemlerle kanıtlanmış, güvenilir ve tutarlı açıklamalardır. Hatta bunları çoğu zaman “bilimsel gerçek” olarak da ifade ederiz.

Bilimsel bilgi ya da bilimsel olmanın ne olduğunu açıkladığımız gibi “gerçek”in de kısaca ne olduğuna göz atmakta fayda olacaktır. TDK’ye göre pek çok anlamı olmakla beraber konumuzla ilişkili olanlar: “doğadaki gibi olan, doğayı olduğu gibi yansıtan”, “yapay olmayan” ve “düşünülen, tasarımlanan, imgelenen şeylere karşıt olarak var olan”dır. Yani gerçek, temel olarak: İnsanın hayal ve düşüncelerinden bağımsız olarak da var olandır. Bir de “gerçekleşmek” eyleminin tanımına bakacak olursak o da: “gerçek olmak, gerçek duruma gelmek, meydana gelmek; tahakkuk etmek” olarak ifade edilmiştir. Bu tanımdan da anlaşılabileceği üzere bir şeyin gerçek olması, gerçekleşmiş olmasına bağlıdır ki bu da zaman ve mekânda hem algılanabilir olmayı hem de tüm algılardan bağımsız olarak var olmayı ifade etmektedir.

Herhangi bir konuda henüz tamamlanmamış bir bilimsel çalışma ve henüz ortaya çıkmamış bir bilimsel bilgi olması halinde, dünya üzerindeki herkesin o konuda pek çok düşüncesi ve söyleyecek sözü olabilir. Öyle ki tüm bu düşünce ve sözler de yine bu gezegendeki insan sayısı kadar çeşitlilik gösterebilecek bile olabilir. Her ne kadar olasılık olarak öyle görünse de insanların bireysel düşüncelerini etkileyen ve dolayısıyla yaşamı ve dünyayı algılama ve anlamlandırma biçimlerini şekillendiren, bazen kontrol eden ve zaman zaman da sınırlandıran bazı; akım, inanç, düşünce ve felsefeler de olabilmektedir. Şüphesiz ki bunların içerisinde; insanı doğru şekilde yönlendiren, kişinin bakış açısını geliştiren, genişleten ve buna teşvik edenler de yok değildir. Ancak bu durumda da bunlardan “kontrol etmeye ve sınırlandırmaya” yönelik olanların, dünyada ve insanlık üzerinde daha hâkim olduğu kanısı oluşmaktadır. Zira, bugün bile dünyanın içinde bulunduğu bu; karmaşa, kargaşa ve kavga halini açıklamanın başka bir yolu olamayacaktır.

Hepimiz şüphesiz ki bugünkü halimize yıllar içerisinde erişiyoruz. Hiçbirimiz doğar doğmaz bugünkü anlayış ve bilinç seviyemizde olmuyoruz. Her şey içine doğduğumuz aile ile başlarken etrafımızda genişleyen sosyal çemberle paralel olarak kişiliğimiz de şekillenmeye başlıyor. Bu şekillenme de yine içine doğduğumuz sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik yapının olanakları veya olanaksızlıkları ile doğru orantılı olarak gerçekleşiyor çoğunlukla. Kendisi de geçmişte sınırlandırılmış olan ve kendi çocuğuna; daha iyi, daha geniş ve daha özgür bir alan ve gelecek sunmak isteyen ebeveyni olanlar ise, kimileri tarafından “kader” olarak algılanabilecek olan şartlarını değiştirebilecek hem zamanın sunduğu imkanlar hem de kendi istek ve hayalleri ile uyumlu bir yaşamı ve geleceği hayatlarına yansıtabilmektedir.

İnsan ister istemez zamanla belirli kalıpların içerisinde sıkışıp kalır. Bu bazen; aile, sosyal çevre, okul vb. ortam ve grupların etkisi bazen de bireyin kişisel deneyimlerinin bir sonucu olarak gelişir. İnsan, önce öğrenir, sonra bunları birer davranışa ve sonrasında da alışkanlığa dönüştürür. Birçok insan, karşılaştığı; konu, olay ve durumlar karşısında çoğu zaman benzer tepkiler üretir. Öyle ki karşılaştığı konu,........

© İz Gazete