Yağan Kar mı Ateş mi Lavinia?
ALTMIŞA varmasına bir senesi kalmıştı. Saçlarında neredeyse hiç beyaz yoktu. Üzüm siyahı saçlarını görenler boyattığını sanırdı ama o hiç boya vurmamıştı. Hatta kına bile yakmamıştı.
Doğduğunda sapsarıymış. Konu komşu durumu biraz abartınca babası telaşlanmış. Yörenin âdeti gereği bu köyde evin kadını doğum yaptığında baba bir hafta kadar eve gelemezmiş. Ancak bu durum onu telaşa sevk ettiğinden bir yolunu bularak kendi evine gizlice sızmış ve kundaktaki yavrusunun yüzündeki tülbenti hafifçe kaldırıp baktıktan sonra bir oh çekerek şükürler etmişti.
Sarı olmasına sarıydı ama hiç söylenilen gibi değildi.
O günden sonra herkes ona “Saroğlan” demeye başlamıştı. Babası “Hanesine uğur getirir, başakta sarıdır” diyerek içini ferahlatmıştı. Gerçekten de öyle olmuştu. İlk torun olduğundan dedeleri tarafından da çok sevilmişti. Hatta dedesi onun niyetine Tokat Zile’ye giderek ona bir tay almış birlikte büyümelerini istemişti. O gün bugündür atları severdi. Sırf atlar olduğu için seyrettiği filmler, diziler olmuştu.
Sarı oğlanın saçları zamanla üzüm siyahına dönse de adı hep öyle kalmıştı.
…
GURBET meskeni olmuştu küçük yaşta. Akşam yiyecek bir şey bulamadığında öğrenci olarak kaldığı evin sokak girişindeki kıraathanenin önünde ahşap tablası ile “Şam Tatlısı” satan kasketi neredeyse alnını kapatan kara yağız ve pala bıyıklı amcaya fiyatını sormuştu. Cebinde harçlığı olmadığından uzaklaşan bu çocuğun halini anlayan satıcı arkasından “Hey Saroğlan almadan nereye böyle?” diye seslendiğinde beni nereden tanıyor diye dizlerinin bağı çözülmüştü.
Artık karşılaştıkları her akşam bedel almadan ikramını yapan ve ismini bilmediği........
