Mesele Arapça bilmek değil azizim ALLAH'CA BİLMEK...
Bazı sözler vardır; kısadır ama kitabın tam ortasına denk gelir. Tonaj tonajdır içerdiği mesajlar, vurguludur yakar, yıkar ve sarsar. İşte onlardan bir tanesidir ‘’Arapça değil Allah’ça bilmek gerek ‘’ cümlesi. Düşün ve çık içerisinden, şayet kolaysa..!
Cümle, meseleyi, taşıdığı hakikat dolayısıyla görünür kılmakla birlikte ezber bozucu olmasıyla birlikte sarsıcı ve sinir bozucudur aynı zamanda.
“Mesele Arapça bilmek değil azizim, Allah’ca bilmek…” sözü ciddi ciddi risk içeriyor ve hakikaten iki tarafı keskin bıçak. Küçük bir dikkatsizlik her iki tarafı da biçecek cinsten. Bizim ne anlatmak istediğimiz ile muhatabın ne anladığı arasında ki Sırat Köprüsü, kıldan ince ve kılıçtan keskin tasvirinin ete kemiğe bürünmüş hali gibi…
İlk bakışta, dil ve anlam arasında bir fark var ve onu ifade ediyor gibi görünse de, aslında hem yatay ve hem de dikey bağlamda çok daha ötelerine düşmektedir, bu yargı ve bu hissiyatın. Çünkü burada mesele sadece bir dili konuşmak ya da bir Arapça metni teknik olarak çözmek değildir. Asıl mesele, ilahî hitabın insanda neye karşılık geldiğini anlatmak ve anlayabilmektir ve yani metnin ALLAH’ÇASINA VAKIF OLMAK, KANIKSAMAK VE ZERRE ENDİŞEYE KAPILMAKSIZIN TAM BİR TESLİMİYETLE İMAN VE GEREĞİNİ YAPMAK..!
Elbette Arapça bilmenin anlamsızlığından bahsetmiyoruz. Tıpkı İngilizce, Almanca ya da Çin’cenin Allah’ın ayetlerinden oldukları gibidir ve kıymetlidir. Dahası, Kur’an’ın indiği dilin inceliklerini anlamak, kelimelerin köklerine haiz olmak, üslubun zenginliğini kavramak büyük bir imkândır. Fakat sadece dil bilgisi, insanı hakikate ulaştırmaya yetmez. Nice insan vardır ki kelimeleri bilir ama çağrıyı duymaz. Nice insan........
