Günümüz Dünya Sorunlarınıçözmek İçinbir Tarih Dersi Ve Analizi Osmanlı İmparatorluğu’nun Panoraması
Çağının İmparatorluk Geleneği Konjonktüründe Osmanlı
Osmanlı Devleti, yıkılan Büyük Selçuklu İmparatorluğu mirası merkez toprakları Anadolu’da 1299’da kurulduktan sonra, üç kıta Asya, Avrupa ve Afrika’daki fetihleriyle birlikte büyüyerek, Büyük Roma İmparatorluğu çapında büyük bir imparatorluk haline gelmesi, hem Müslüman Türk tarihi ve hem de Dünya tarihinde “büyük dönüm noktaları” ndan birisi olmuştur.
Türk milleti tarihi açısından bunun anlamı, yaklaşık 5000 yılık Türk tarihinde Türklerin “Tarihlerinin ne büyük zirveleri” ni yaşamaları olmuştur. Dünya tarihi açısından ise, Osmanlı’nın “çağ kapatıp yeni bir çağ açan” devlet olması özelliği de kazanmasından olarak kendisini göstermiştir. Buna, 1453’de İstanbul’un fethi damgasını vurmuş, bu olay, “Ortaçağ” ı kapatarak “Yeniçağ” adıyla anılan çağın doğmasına yol açmıştır. Zaten, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle de Osmanlı Devleti bir “imparatorluk devleti” sıfatını alarak, artık bundan böyle “Osmanlı İmparatorluğu” adını almış oluyordu.
Adı geçen imparatorluk, “kurucusu asli unsurları” denilen yalnızca Müslüman Türklerin değil, üç kıtada yıkılan Büyük Roma İmparatorluğu’nun geniş toprak sınırları üzerinde kurulduğu için bu imparatorluğun da bir çeşit “benzeri” imparatorluk olmuştu. Bu toprak büyüklüğü yanında demografik veya nüfus yapılanması ve karşılığı olarak da onun bir çeşit diğer bir benzerliği idi. Çünkü, büyük topraklar hitterlandından olarak, Anadolu ve Balkanlar Ortodoks Hıristiyan dünyası yanında, Asya Müslümanları Müslüman Araplar da onun tebaası haline gelmişlerdi.
Osmanlı İmparatorluğu nüfusunun büyük bir kısmını kurucu unsurlar olarak Müslüman Türkler meydana getirirlerken, ikinci büyük unsurunu Anadolu ve Balkanlar topraklarında Grek ve Slav Ortodoksların nüfusu ve üçüncü büyük unsurunu ise, Asya ve Kuzey Afrika’da Müslüman Araplar meydana getiriyorlardı. rus
Gerek Müslüman Araplar daha erkenden ve gerekse Ortodoks Hıristiyanların İstanbul’un fethi yıllarında bir çeşit “kendi istekleriyle” denilerek, Osmanlı İmparatorluğu nüfuzu ve hakimiyetine girmeleri, onu bir çeşit üç büyük unsurun bileşkesinden olarak üç kıtada “Müslüman Türkler, Araplar ve Hıristiyan Ortodokslar İmparatorluğu” haline de getiriyordu.
Müslüman Arapların İmparatorluk Miraslarını Erkenden Müslüman Türklere Devir ve Teslimi
Müslüman Arapların Müslüman Türklere entegrasyon ve adaptasyonu, daha erkenden kendisini Büyük Selçuklu Devleti kurulurken göstermişti. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in 622’de hicret edip, Medine’de kurduğu “İslam Devleti”, 4 Halife ve başkenti Şam olan Emevi Halifeleri Devirlerinde büyüyerek sınırları, Asya’da bütün Arap yarımadası, Çin Seddi ve Güneydoğu Anadolu Toroslar sıra dağlarına, Kafkasya, Afrika’da, Kuzey Afrika yoluyla Avrupa’da tậ Fransa ve İspanya’yı birbirinden ayıran Pirene sıra dağlarına kadar uzanan büyük bir “Müslüman Arap İmparatorluğu” halini almıştı.
“Büyük Müslüman Arap İmparatorluğu” nun gerilemesi ve yıkılması, kendisini başkenti Bağdat olan Abbasi Halifeleri devrinde gösterdi. Bu gerileme ve yıkılışa içten ve dıştan “iki büyük istila” sebep oldu.
1-“Mezhepler ayrımcılığı ve İstilası” ndan olarak: “Şia Fatimiler” istilası kendisini erkenden gösterdi. Arap Sünni Halifeliği’ne aykırı bu mezhep istilası, kendisini neredeyse başkent Bağdat önlerinden ta Mısır’a kadar yayılarak, “Fatimiler Halifeliği Devleti” nin kurulmasıyla birlikte İslam dünyası “iki başlı” hale geldi.
2-“Etnik çekirge sürüsü Moğol istilası”: Abbasi Halifeliği, ikinci büyük tehdit ve tehlike olarak Moğol İmparatoru Hülagu’nun istilasına uğradı. Bağdat alınıp Abbasi halifesi öldürüldü. İslam toprakları “çekirge sürüsü” gibi yağmalandı. “Çekirge sürüsü” diyoruz; çünkü, Moğol istilası, Ortadoğu’ya Moğol nüfus getirip yerleştirmedi. Moğol askerleri bölgeyi yağladıktan sonra çekirge sürüleri gibi çekip gittiler. Ardından yeni bir Abbasi halifesi seçilerek zayıf Arap devleti devam etti.
3-Bizans İmparatorluğu tarafından istilaların başlaması: Arap İmparatorluğu zayıflayınca, Bizans İmparatorluğu bundan faydalanarak Toros dağlarından Kafkasya’ya kadar uzanan Arap hakimiyetine son verdi. Sıra giderek, adı geçen dağlarının güneyinin de istilasına gelecekti.
İşte, Müslüman Arap Dünyası ve Halifeliğini bu üç büyük hengameden kurtaracak olanlar, Müslüman olduktan sonra, İslam Medeniyeti ve Dünyasının merkezi Ortadoğu’ya yeni bir “taze kan” olacak olan Orta Asya’dan Müslüman Türk göçlerinin varlığı oldu. Bu göçleri iki ana sebep tetiklemişti:
1-Moğol baskısı: Büyük Moğol Hükümdarı Cengiz Han’ın fetihleri, “Moğol tarihinin zirvesi” olmuş, ondan sonra düşüş başlamış ve giderek kabuğuna çekilerek Japonlar, Çinliler ve Hintliler gibi artık fetihçi olmayarak “durağan bir ırk” haline geleceklerdi.
Türklerin Orta Asya’daki anavatanları Moğollarla sınır idi. Cengiz’in fetihleri başlayınca, tazyikleri kendisini Türkler üzerinde de gösterdi. Bundan kurtuluş için Batı’ya doğru göçler başladı.
2- Batı ve giderek Ortadoğu merkezine Türk göçlerini asıl tetikleyen, 900’ lü yılların başlarından itibaren Türklerin Müslüman olmaya başlamaları oldu. İlk Müslüman Türk Devleti “Karahanlılar Devleti” 1840’da Maveranünnehir’de kuruldu. Bunu, ikinci Müslüman Türk Devleti olarak İran’da Selçuk Bey tarafından 1037’de kulan “Selçuklu Devleti” izledi. O ölünce yerine oğlu Tuğrul Bey geçti.
Türklerin Müslüman olup, Ortadoğu İslam’ın merkezine göçleriyle burada devletler kurmaya başlamaları, artık çökmekte ve devrini tamamlamaktan olarak değerlendirilerek, Arap Halifeliğini kurtarmak uğrunda “yeni bir taze kan vermek” e yorumlandı.
Abbasi Halifesi Kaim bi-Emrillah, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’i Bağdat’a davet ederek, İslam dünyası üzerindeki kendi “siyasi ve askeri hakimiyeti” ni Tuğrul Bey’e devretti. Devir –Teslim töreni 1058’de Halife’nin sarayında yapıldı. Tuğrul Bey ve ümerası silahsız olarak saraya girdi. Kendisine hazırlanan bir tahta oturtuldu. Halife’nin kendisini, bütün Müslümanların sultanı olduğunu ilan eden beyannamesi okundu. “Artık, İslam İmparatorluğunun bir ruhani reisi olmaktan başka bir şey olmayan Halife, Selçuklu Hükümdarına, Arap ve Acem ülkelerinin hakimiyetini simgelemek üzere başına iki taç koydu ve beline muhteşem bir kılıç kuşattı… Tuğrul Bey, Şark ve Garp Sultanı ilan edilmek suretiyle merasime son verildi.” (I. A. Sedillot, Histoire Generale Des Arabes, C.I, Paris, 1877, s. 272)
En sonunda İslam dünyasının “Ruhani Reisliği” denilen Halifelik de Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Mısır’ı fethi ile birlikte, Müslüman Türklere geçti. Sultan, son Abbasi Halifesi III. Mütevekkil’den Kahire’de yapılan devir-teslim töreniyle halifelik sıfatını kendi üzerine alıp, yine ondan alınan “Mukaddes Emanetler” ile birlikte İstanbul’a döndü.
Tuğrul Bey, “Büyük İslam Sultanı” ilanın ardından, Irak’ın büyük bir kısmı ve Suriye’nin tamamına hakim Şia Fatimiler Devleti üzerine askeri seferler düzenleyerek bunun varlığına son verip, buraları Büyük Selçuklu Devletine bağladı.
Ardından, İslam’ın Cihat ruhuyla “gaza alanı” denilen “Küffar Bizans” üzerine seferler başlatılarak Anadolu’nun fethi işine girişildi. Tuğrul Bey ölünce yerine oğlu Alparslan geçti. 1071’de Malazgirt’te Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’i yererek Anadolu kapılarını Türklere açtı.
Arap İmparatorluğu, Bizans üzerinden İslam’ın hakimiyetini ancak Toros dağlarının güneyine kadar taşıyabilmişti. İstanbul’u fethe yönelik 9 seferi ise başarısızlıkla sonuçlanmıştı.
İslam Dünyası hakimiyetinin, Anadolu yarımadası, Balkanlar üzerinden Viyana’ya kapılarına, Karadeniz’in Kuzeyi ve bütün Kafkaslara kadar yayılması, ancak Selçuklu ve Osmanlı Müslüman Türk imparatorlukları sayesinde olacak, böylece, Arap İmparatorluğundan sonra İslam’ın yayılmasına ikinci en büyük hizmeti Müslüman Türkler yapacaklardır.
Selçuklu Devletinde olduğu gibi, Osmanlı Devleti de Araplar için bu sefer daha büyük coğrafyalarında “bir sığınak devlet” olmuştu. Irak Araplarının Şia İran Devletinin zulmü ve saldırılarından kurtarılması, bozulmuş ve zulüm yönetimini dönüşmüş Memlüklü Devleti yönetiminin Suriye ve Mısır’dan tasfiyesi, Kuzey Afrika Arap dünyasının Fas’a kadar bozulmuş yerli yönetimlerinin zulmü ve Katolik Şövalyelerinin saldırılarından korunması, buralar Arap halklarının Osmanlı’yı ülkelerine “kurtarıcı ” olarak davet etmeleri sonucu, bütün saydığımız bu yerler de Osmanlı İmparatorluğu’na dahil edilmişlerdi. (Belgelere dayalı olarak geniş bilgi için benim şu kitabıma bakınız: “Tarihte Adil Türk İdaresi, Vatan Yayınları, Kayseri, 1984, s.108 – 143)
Görülüyor ki, 1058’den başlayarak, I. Dünya Harbi yılları 1916’da Mekke Şerifi Şerif Hüseyin’in “Arap bağımsızlığı” emeliyle Osmanlı Devletine karşı isyan bayrağı açana kadar tam 858 yıl süreyle, Müslüman Türk –Müslüman Arap ikilisi tam bir “kader birliği” halinde bir arada barış ve huzur içinde yaşamışlardır.
Bu haliyle, birçok Arap yazarı ve devlet adamı nezdinde, Selçuklu ve Osmanlı Devletleri, “kendi devletleri” de sayılmışlar, buna muvazi olarak bunlar nezdinde, “Selçuklu Türk – Arap Devleti” ve “Osmanlı Türk- Arap İmparatorluğu” tanımlamaları bile yapılmıştır.
Tarihimizde “Osmanlı’ya 1916 Hicaz İsyanı” olarak geçen Şerif Hüseyin’in isyanı, Arapların Osmanlı Devletinden zulüm ve baskı gördüklerinden değil, İngiliz Emperyalizminin “böl-yönet” ihanet planlarından olarak kendisini göstermiştir ki, bunu ayrı bir incele konusu olarak ele alacağız.
Bizans İmparatorluğunun da Varisi ve Mirascısı Osmanlı mıdır?
Tamı tamına olmasa bile bir bakıma veya bir çeşit böyledir. Selçuklu ve Osmanlı’nın kuruluşu ve yükselişi yıllarında, Müslüman Arap İmparatorluğunda nasıl ki, devrini tamamlaması, miadını doldurması kendisini göstermişse, daha erkenden devrini tamamlayıp tarihe gömülen Roma merkezli “Büyük Batı Roma İmparatorluğu” nun Doğu Balkanlar, Ortadoğu ve Akdeniz coğrafyasının büyük parçasında “İkinci Roma” esprisiyle varlık göstermeye devam eden İstanbul (Konstantinopolis) merkezli “Büyük Bizans Doğu İmparatorluğu” da devrini tamamlamak sürecine girmişti.
Bizans İmparatorluğunun kuruluş başlangıcı genelde 395’de Batı Roma’nın parçalanması yılı gösterilir ve 1453’de İstanbul fethine kadar ömrü 1058 yıl olmuştur.
Batı Roma ve Doğu Bizans arasındaki ayrışma ve düşmanlık kendisini, mezhep ve etnik ayrımcılık zeminlerinde göstermiştir. Hıristiyan Bizans’ın mezhebi Ortodoksluk idi. Roma Katolik Kilisesinden ayrılmayla kurulmuş bir mezhepti. Katoliklikten temel ayrıcalığı, “Hz. İsa’nın Tanrı’nın oğlu olmadığı” inancı idi. Bu sebeplerden Roma Papası, Ortodoks mezhebinden olanları “Aforoz” (Dinden, Hıristiyanlık’ tan çıkma) etmişti. Bizans coğrafyasında, genelde Grekler (Yunanlılar ve Rumlar) ve Slavlara (Bulgar, Karadağ, Sırp ve Rus) inhisar eden Ortodoksluğunun merkezi, İstanbul ve başında bir “Patrik” bulunduğu halde “Ortodoks Patrikhanesi” olmuştur. Patrikler, daha Bizans zamanından başlamak üzere “Ekümenlik” sıfatlarıyla, “Ortodoksların dini yöneticileri ve hakimleri” yapılanması kazarmışlar, bu varlığını Osmanlı döneminde daha büyük boyutlarda sürdürmüşlerdi.
Ortodoksluk mezhebine genelde, kadim kültürel zenginlikleri yanında, nüfus çoğunlukları sebebiyle Yunanlılar ve Rumlar “hakim etnik yapılanma” olarak damgalarını vurmuşlardır. Bu yapılanma, Bizans’ı “Greko-Romen Bizans” geleneksel kimliğinden sıyırarak yalnızca “Grek Bizans” kimliğine dönüştürmüştür. Bu etnik yapılanmanın etkisiyle de Yunanca 7’inci yüzyıldan itibaren Bizans’ın resmi dili olmaya başlamış, İncil Avrupa’da ilk defa Latince’den Yunanca’ya çevrilerek, Ortodoskların “din ve ibadet dili” olmuştur. Haliyle, bu “etnik ayrımcılık” da Roma ile İstanbul arasındaki ayrışmayı iyice takviye etmiştir.
395 Büyük Roma İmparatorluğu Batı ve Doğu diye ikiye ayrılınca, Batı kanadı uzun ömürlü olmamış, giderek “Venedik Cumhuriyeti” ne dönüşerek, Büyük Roma’nın mirasına bu cumhuriyet konmaya çalışmıştır. Bu sefer de Büyük Roma coğrafyasında “mirasına sahip çıkmak” tan olarak Katolik Venedik- Ortodoks Bizans kavgası başlamış, bunun en yoğun alanı, Doğu ve Orta Avrupa coğrafyası olmuştur. Venedik’in Balkanlı Ortodoksları Katolik yapmak için onlar üzerinde uyguladığı zulüm ve baskı politikaları yanında, “toprağa bağlı feodalizm” yapılanmasıyla da ekonomik buhran kendisini gösterince, Balkan Ortodoks ülkeleri ve milletleri, bütün din ve mezheplere saygılı ve hoşgörülü davranan, köylü sınıfını iyice ezen kötü toprak düzenini kaldırıp, toprakları toprak ağalarının elinden alarak kırsal alan nüfusuna dağıtmak suretiyle ekonomik buhrana da son veren Osmanlı yönetimini, kendi ülkelerine “kurtarıcı unsur” olarak davet etmişlerdir.
Bu arada halen pagan dini yapılanmasında olan Arnavutlar ve Boşnakların da Müslüman olmak suretiyle Osmanlı Müslüman Türkleriyle “kader birliği” içine girmeleri, Balkanlarda Osmanlı hakimiyetini, hürriyet, hakkaniyet ve adalet vb. duyguları içinde birbirleriyle iyice bir araya getirmiştir. İşte Osmanlı Devletinin Balkanlarda 600 yıl kalabilmesinin sırrı bunlardan kaynaklanmıştır.
Ortodoksların merkezi olan İstanbul da bu birleşmeye katılmış, bunun bir göstergesi kendisini, 1453’de İstanbul’u Türklerin fethi sırasında göstermişti.
Bu fetih sırasında Bizans, savunma için kendi gücü yeterli olmadığından Katolik Papa’dan yardım istemiş, Papa buna karşılık olarak bütün Ortodoksların Katolik olmasını isteyince ipler birden kopmuştur. Bunu ret için Bizans Devlet adamı ve donanma komutanı Lukas Notaras, “İstanbul’da Latin külahı (Kardinal külahı) görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederim” demiştir. Bu ret cevabı, İstanbul’un kurtularak Katolik Papalık yönetimine girmektense, ondan çok daha ậdil bir yönetim olan Müslüman Türk yönetimini kabul anlamını geliyordu.
Osmanlı Müslüman olmayan unsurlarından Gregorian Hıristiyan mezhebinden Ermenilerin ve Musevi Yahudilerin de önce Selçuklu ve sonra Osmanlı yönetimine Ortodoks ve Katolik Hıristiyan dünyasının kendi mezheplerini onlara kabul ettirmeye yönelik zülüm ve baskıları sebebiyle adı geçen yönetimleri tercih etmeleri, dünyada ezilen ve zulüm gören bütün mazlum milletler için Osmanlıyı kendilerine “emin ve güvenilir bir sığınak alanı” olarak görmeleri de o çağların (Ortaçağ ve Yakınçağ) içinde, Osmanlı yönetiminin ne kadar demokratik ve bir hürriyetler rejimi yönetimi olduğu kendisinin apaçık gösterir. (Bütün bu olup bitenlerle ilgili belgelere dayalı olarak daha geniş bilgi için benim “Tarihte Adil Türk İdaresi” isimli kitabıma bakabilirsiniz. s. 7 – 255).
Osmanlı İmparatorluğunda, kurucu asli unsur Müslüman Türkler ve Müslüman Araplardan sonra, üçüncü büyük demografik yapılanma veya nüfusu Yunanlılar ve Rumlar teşkil ediyorlardı. Öyle ki, bunlar da, yaşadıkların buhranların giderilmesi uğrunda, Müslüman nüfusla bir çeşit “kader birliği” yapıp bir arada yaşamayı tercih etmişlerdi.
Bu haliyle, Ortodoks Yunanlılar nezdinde de Müslüman Araplar benzeri Osmanlı İmparatorluğunun bir “Türk-Yunan İmparatorluğu” tanımlanması yapılması kendisini göstermiş, bunu günümüzün Yunanlı tarihçilerinden Dimitri Kitsikis yapmış, bunun geniş izahı için kitabının ismini de “Türk – Yunan İmparatorluğu” koymuştur. (Geniş bilgi için bakınız: “İletişim Yayınları, Çev. Volkan Aytar, İstanbul, 1996, s. 7 – 214)
Ünlü İngiliz tarihçi Arnold Toynbee de, Osmanlı İmparatorluğunda “Rumlar – Türkler Ortaklığı”nı tanımlamak için şu ifadeleri kullanır: “Rumlar sanki Osmanlı İmparatorluğu’nun ortakları gibiydiler.” (Arnold Toynbee, Türkiye Yeni Bir Devletin Doğuşu, Çev. Kasım Yargıcı, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1971, s. 46)
Osmanlı İmparatorluğunda, asli kurucu unsuru Müslüman Türklerin, kendilerine tabi Müslüman unsurlar yanında, Müslüman olmayan unsurlarının da olan bu yapılanmaları ne zamana kadar sürecekti? “Tarihin kanunları” na bakılırsa, birçok sebeplerden “sürekli olmayacağı” kesindi. Zaten bunun böyle olmayacağını, ana temada, 19. asrın ünlü Fransız tarihçilerinden Prof. Charles Seıgnobos, Türkçeye de çevrilen 3 ciltlik “Tarih-i Medeniyet” (Uygarlıklar Tarihi) isimli kitabında, “felsefi veya ideolojik” olarak şöyle dile getirmişti: İstanbul 1453’de fethedilip Ayasofya ana kilisesi camiye çevrilince, “Ayasofya Kilisesindeki resimler (Hz. İsa, Hz Meryem’in vb. duvarlara yapılmış resimleri) Sultan II. Mehmet tarafından üzerine sürülen badanaların altında nasıl kalmışsa, 15. asrın Hıristiyan milletleri de Padişah’ın hakimiyeti altında öyle kalmışlardı.” (Prof. Charles Seıgnobos, Tarih-i Medeniyet, Çev. Ahmet Refik, C. 3, İbrahim Hilmi Kitaphanesi ,İstanbul, 1328, s. 419)
Gerçi yukarıda unsurlar arasında “birleşme” dan bahsettik ama, bu bir çeşit tam anlamıyla böyle olamayıp, zamanın şarlarının getirdiği bir, Ayasofya’nın badanaları benzeri “yüzeysel” bir yapılanma olmuş, resimlerle badanaların birbirleriyle birleşip “kaynaşamadıkları” gibi, toplumlar da dini ve etnik kimlik faklılıkları ana sebebiyle olarak birbirleriyle tam anlamıyla birleşip kaynaşamamışlar, “barış ortamı ve huzurlu bir hayatın bedeli” olarak birlikte olabilmişlerdir.
Müslüman Araplar benzeri “tam” olması için Hıristiyan unsurların ideolojik, inanç ve iman birlikteliğinin sağlanmasından olarak Müslüman olmaları gerekiyordu. İşin esasına bakılırsa, bunun tedbirlerini daha erkenden Yavuz Sultan Selim almak istemişti. Bu uğurda, zamanının Şeyhülislamı Zembilli Ali Efendi’den bütün Osmanlı Hıristiyan tebaasının Müslüman yapılması için fetva talep etmiş, Ali Efendi bu isteği şöyle ret etmişti: “Peygamber’in dininde zorlama yoktur. Şeriat, reşit olan herkesin zorla dinlerinden döndürülmelerini yasaklamıştır” (Dr. Ernest Jachk, Yükselen Hilal, Çev. P. Kuturman, Uğur Kitapevi, İstanbul, 1946, s. 98)
Hele, Osmanlı İmparatorluğundan “en sonunda” denilerek Müslüman unsurlardan Araplar, Arnavutların da “vatan bölücü ayrılıkçı hareketleri” yle ayrıldıklarına bakılır ve bir kıyaslama yapılırsa, bütün Hıristiyanlar da Müslüman olsalar ne yazardı? Belki, adları geçen Müslüman unsurlar gibi Osmanlı’dan ayrılmaları geç olurdu.
“Osmanlı Gitti, Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar Bitti”
Yukarıda saydığımız alanlar, üç kıtaya yayılmış Osmanlı İmparrluğu hitterlandı büyük coğrafyalardı. Tırnak içindeki ara başlığımız, Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra, buralarda yeniden başlayacak her alanda buhranları ve çatışmaların ana sebeplerini dile getirmek için, Türk tarihçileri ve devlet adamları yanında, Dünya tarihçileri ve devlet adamlarının da haklı olarak dile getirdikleri hastalığın “ortak teşhisi” dir.
Osmanlı’nın “büyük kıymeti” yıkıldıktan sonra anlaşılmaya başlanmış ve hatta bunu, “Batı’nın Emperyalist Büyük Devletlerinin (İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya, Almanya ve günümüzde Amerika Birleşik Devletleri) Emperyalist sömürgecilik ve yayılmacılık politikaları” sonucu “böl-yönet” strateji ve taktikleri ile yok edenlerin kendileri bile itiraf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, bu yıkımın “baş mimarlarından” denilen İngiliz Başbakanı Winston Churchill 1965’de ölmeden önce, Şevket Süreyya Aydemir’in kitaplarında yazdığı üzere bunu şöyle dile getirmişti: ”Osmanlıyı biz yıktık, ama onun boşluğunu dolduramadık.”
Dolduramazlardı! Çünkü, başlangıcından sonuna kadar uyguladıkları politikalar, “Emperyalist Politikalar” dı. Esası ise, birçok coğrafyalardaki toplumları, din, mezhep, etnik vb yapılanmalarını “ayrımcılıklar, düşmanlıklar” ” a dönüştürüp, bunlar üzerinden iç ve dış büyük savaşlar kurgulayarak onlara hükmetmekti.
Osmanlı ise, Emperyalist olmayıp bunun tam aksini yapıyor, her türlü ayrıştırmalara son vererek ve üstelik de sömürüye dayalı ekonomik buhranları da bitirmek suretiyle, kendisine tabi bütün unsurlarını “koruyucu çatısı, şemsiyesi” altında barış ve huzur içinde yaşatıyordu.
En yakın örneğinden olarak, günümüz 2026 yılında da yukarıda adı geçen coğrafyalarda din, mezhep, etnik ayrımcılıklarla çatışmalar yaşatmak yanında, “Kapitalist Emperyalist Küresel Ekonomik Sömürü ve Yayılmacılık” a dayalı olarak da büyük huzursuzluklar ve savaşlar günümüzde “zirve” yaptığı halde, halihazır yaşananı “Amerika İsrail Bileşkesi - İran Savaşları” olarak devam etmektedir.
Bütün bu olup bitenlere “kalıcı çözüm” formülü, kendisi zaten bir çeşit “Osmanlı mirasçı unsuru” Türkiye’nin takip ettiği barışçı, denge ve huzur politikaları olmaktadır ki, tarihte Osmanlı örneği günümüzde de adı geçen sancılı ve hastalıklı coğrafyalarda yine her halde çözüm Türkiye Cumhuriyeti Devleti üzerinden gerçekleştirilecektir. Zaten, bununla ilgili olarak da Batı’da ve bizde “Ey Osmanlı Geri Dön” kitapları yazılmaya başlanmıştır. Bu “dönüş” ü ancak, Osmanlının mirasçı unsunu Türkiye yapabilir.
Günümüzün ünlü İngiliz tarihçisi Arnold Toybee de “Medeniyet Yargılanıyor” isimli, dilimize de çevrilen kitabında “Osmanlı yıkılmadı, durduruldu” kendi görüşlerinden olarak, kalıcı barış ve huzur çözümlerine yönelik, özellikle de 400 yıldan beri Batı’dan emperyalist emellerden kaynaklanan “ırkçı bölücülük savaşları” ndan dünyamızın kurtulması için “İslam’ın varlığı” ve “geri gelmesi” ne duyulan ihtiyaçla ile ilgili olarak şunları yazar: “Müslümanlar arasında ırkçılığın kaldırılışı, İslam’ ın kalıcı ahlaki başarılarından birisidir. Günümüzde bu İslami özelliği yaygınlaştırmak zorundayız.
Bugün ırkçılığın bu denli kabul görmezsi (I. ve 2. Dünya Harpleri, büyük ölçüde ırkçılık cereyanlarından da kaynaklanmıştı) son 400 yıl içinde Batılı güçler, tarafından yarışmada (sömürgecilik ve yayılmacılık yarışması), yeryüzünün paylaşılması konusunda aslan payını alan ülkeler (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Rusya vb.) tarafından körüklenmesi olmuştur… İslam ruhunun barışı seven, toleranslı ve ırkçılığa karşı olan kişilerin yararına bir takviye olabileceği akla uygun geliyor… Eğer insanlığın bugünkü durumu (kitabın yazıldığı 1948 yılı, II. Dünya Savaşının bitimi ertesi) bir ‘ırk savaşı’ na yol açacaksa (Özellikle günümüz Ortadoğu’su nda bu savaşlar, yoğunluklu olarak 1975’den 2026’ya, bir de buna dinler ve mezhepler ayrımcılıkları da eklendiği halde bütün şiddetiyle devam ediyor), İslam tarihi görevini yapmak üzere bir kere daha çağrılmalıdır.”(Arnold Topybee, Medeniyet Yargılanıyor, Çev.Ufuk Uygun, Yeryüzü Yayınları,İstanbul, İstanbul, 1983, s. 195-196 ve 201)
“İslam’ı geri çağırmak” işin esasında, “Osmanlıyı geri çağırmak” demektir. Çünkü Osmanlı, “İslam Modeli” ni uygulayarak, 619 yıl süreyle (1299- 1918) kendine tabi üç büyük dini ve mezheplerini ve 72.5 milleti barış ve huzur içinde bir arada yaşatmayı başarmıştı.
Osmanlı tamı tamına gelmez. “Akan su geriye akıtılamaz”. Fakat, “Osmanlı İmparatorluğu Panoraması” ndan alacağımız “tarih dersleri” ve “analizleri” ile başta bölgemiz Ortadoğu olmak üzere, bütün dünyamızı yeniden barış ve huzur yönetimine kavuşturabiliriz.
