menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Şafak İçimizde Doğar: Umudu Kaybetmeyen Milletin Destanı

345 0
previous day

Bir millet ne zaman kaybeder? Topraklarını yitirdiğinde mi, hazineleri tükendiğinde mi, yoksa orduları dağıldığında mı? Hayır… Tarih bize gösteriyor ki bir millet asıl, kalbindeki umudu kaybettiğinde, birbirine duyduğu güveni yitirdiğinde kaybeder.

Ve bir millet, yeniden ayağa kalkmak istediğinde dışarıdan bir kurtarıcı beklemez; ilk olarak kendi içinde, kendi kalbinde bir şafak doğar.

İşte Türkiye bugün, tam da böyle ince bir eşikte, böylesine hayati bir kavşakta duruyor: Ya küresel ve yerel karamsarlığın gölgesine sığınıp içimize kapanacağız ya da bu toprakların mayasındaki o kadim iradeyi, o sarsılmaz "birlikte yaşama" ülküsünü yeniden dirilteceğiz.

Çünkü bu coğrafyanın hamurunda vazgeçmek yoktur; küllerinden yeniden doğmak, en koyu karanlıkta bile sabaha inanmak vardır.

Türkiye’nin gerçek gücü ne sadece ekonomik verilerde ne askerî kapasitesinde ne de jeopolitik konumundadır. Bir ülkenin asıl gücü; insanında, gençliğinin gözlerindeki ışıkta ve en önemlisi "sosyal sermayesi" olan toplumsal dayanışmasında saklıdır.

Meşhur mütefekkir İbn Haldun’un "asabiyet" olarak adlandırdığı, toplumu bir arada tutan o görünmez bağ, bizim bin yıllık devlet geleneğimizin ve medeniyet yürüyüşümüzün en sağlam köprüsüdür.

Ancak günümüzün sosyolojik gerçeklerine ve rakamların soğuk yüzüne baktığımızda, bu köprünün ayaklarında ciddî çatlaklar oluştuğunu görüyoruz. İstatistikler, kalbimizi sızlatan bir gerçeği fısıldıyor: Araştırmalara göre, Türkiye'de "komşularıma güvenirim" diyenlerin oranı %28’lere kadar gerilemiş durumda.

Yan dairede kimin yaşadığını bilmediğimiz, selamın sokaklarımızdan yavaş yavaş çekildiği, mahalle kültürünün yerini yüksek güvenlikli ama ruhsuz sitelere bıraktığı bir yabancılaşma çağını yaşıyoruz.

Şahsî servetlerimiz artarken, kolektif güvenimiz iflas ediyor. Oysa 6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinde gördüğümüz o muazzam sivil dayanışma ruhu, içimizdeki cevherin hâlâ ne kadar diri olduğunu ispatlar? İhtiyacımız olan şey, o ruhu sadece felaket anlarında değil, gündelik hayatımızın merkezinde tutabilmektir.

Ailede başlayan bu kültürel kırılma ve iletişimsizlik, en yıkıcı etkisini eğitim sistemimizde gösteriyor. Güncel verilere göre, 15-24 yaş aralığındaki gençlerimizin sadece %34’ü geleceğe dair umut taşıyor. Bu, gelişmiş ülkelerin çok altında olan, alarm verici bir tablodur.

Neden mi? Çünkü bizler çocuklarımızı birer "şahsiyet" olarak değil, küresel sistemin yarış atları, sınavların birer "sonucu" olarak görmeye başladık. Eğitim, erdemli insan yetiştirme sanatı olmaktan çıkıp, çoktan seçmeli testlerin mekanik çarklarına dönüştü. Çocuklarımız bilgiye doyarken, manaya maneviyata ve aidiyete aç kaldılar.

Onlar sadece bir üniversite kazanmak değil; "Görülüyorum, duyuluyorum, bu ülke benim sayemde daha güzel olacak" demek istiyorlar. Değerlerden, sanattan, spordan ve edepten soyutlanmış; araştırma raporlarında "okuduğunu anlamayan" nesiller olarak kodlanan bu gençlik, bizim en büyük beka meselemizdir.

Zihnini bilimle, kalbini ahlâkla donatamadığımız her genç, bu ülkenin yarınlarından eksilen bir tuğladır.

Bu mana krizinin derinleşmesinde, dijital platformların ve medyanın rolü inkâr edilemez. Reyting uğruna sürekli olumsuzluğu, kavgayı ve krizi pompalayan; "kötü haber iyi haberdir" mantığıyla çalışan bir medya düzeni, toplumun yaşama sevincini adeta vakumluyor.

Başarılı bilim insanlarımızın, köy okulunda başarı hikayeleri yazan öğretmenlerimizin, alın teriyle üreten çiftçimizin hikâyeleri ekranlarda yer bulamıyor.

Buna bir de siyasetin zaman zaman başvurduğu o kutuplaştırıcı, "biz ve onlar" ayrımını körükleyen dil eklendiğinde, gençler geleceği "ortak bir masa" olarak değil, "kazananın her şeyi aldığı bir savaş alanı" olarak görüyor.

Oysa siyaset, ayrıştıran değil birleştiren; medya, korku değil umut üreten birer aygıt olmak zorundadır. Adâletin tecelli etmediği, liyakatin rafa kalktığı bir düzende, hukuka ve devlete olan inanç zedelenir. Hukukuna güvenmeyen bir toplum, birbirine de güvenemez.

Bu gidişatı tersine çevirmek, uzak ve ulaşılmaz bir hayal değildir. Çözüm, yamalı bohçaya dönmüş günübirlik politikalarda değil; topyekûn bir zihniyet devrimindedir:

Evlerimiz, sadece çocuklarımızın temel ihtiyaçlarının karşılandığı oteller değil; onlara "Sana inanıyorum, yapabilirsin" hissinin aşılandığı birer irfan ve güven ocağı olmalıdır.

Okullar, gençlere sadece meslek değil, bir karakter ve millî aidiyet bilinci kazandırmalıdır. Başarı; matematik netleriyle değil, dürüstlük, merhamet ve liyakatle ölçülmelidir.

Devlet aklı; liyakati, şeffaflığı ve adâleti en yüce değer kabul etmelidir. Etnik kökeni, inancı ne olursa olsun bu toprakların nefesini soluyan herkes, bu büyük ailenin onurlu bir ferdi olduğunu iliklerine kadar hissetmelidir.

Yayıncılık dünyası, Türkiye'nin başarı hikâyelerini, estetiğini ve neşesini vitrine çıkarmalı; toplumsal psikolojimizi rehabilite eden bir kültür elçisi olmalıdır.

Bizler, geleceği sadece "konuşan" bir kalabalık mıyız, yoksa yarınları omuz omuza kuran bir millet mi? Eğer umudumuzu çaldırırsak, cebimizdeki hiçbir servet, inşa ettiğimiz hiçbir köprü bizi karşı kıyıya geçirmez.

Ama eğer kalplerimiz, zafer meydanlarında olduğu gibi aynı vatan sevgisiyle yeniden birleşirse... İşte o zaman, dünyadaki en sert rüzgârlar bile ancak bizim yelkenlerimizi doldurur.

Unutmamak gerekir ki; bir ülkeyi büyük yapan sadece projeleri değil, o projelere ruh veren, ter döken, birbirine inanan asil insanlarıdır. Güneş dışarıda batabilir, fırtınalar kopabilir ama şafak dışarıda değil, daima içimizde doğar.

İçinde o umut şafağını taşıyan, geçmişinden güç alıp geleceğe kenetlenen bu milletin yürüyüşünü hiçbir karanlık durduramaz.

Vakit; birbirimize tutunma, çocuklarımızın gözlerindeki o ışığı yeniden yakma ve yarınların büyük Türkiye’sini sevgiyle, adâletle, ilimle yeniden mayalama vaktidir.


© İstiklal