Şafak İçimizde Doğar: Umudu Kaybetmeyen Milletin Destanı
Bir millet ne zaman kaybeder? Topraklarını yitirdiğinde mi, hazineleri tükendiğinde mi, yoksa orduları dağıldığında mı? Hayır… Tarih bize gösteriyor ki bir millet asıl, kalbindeki umudu kaybettiğinde, birbirine duyduğu güveni yitirdiğinde kaybeder.
Ve bir millet, yeniden ayağa kalkmak istediğinde dışarıdan bir kurtarıcı beklemez; ilk olarak kendi içinde, kendi kalbinde bir şafak doğar.
İşte Türkiye bugün, tam da böyle ince bir eşikte, böylesine hayati bir kavşakta duruyor: Ya küresel ve yerel karamsarlığın gölgesine sığınıp içimize kapanacağız ya da bu toprakların mayasındaki o kadim iradeyi, o sarsılmaz "birlikte yaşama" ülküsünü yeniden dirilteceğiz.
Çünkü bu coğrafyanın hamurunda vazgeçmek yoktur; küllerinden yeniden doğmak, en koyu karanlıkta bile sabaha inanmak vardır.
Türkiye’nin gerçek gücü ne sadece ekonomik verilerde ne askerî kapasitesinde ne de jeopolitik konumundadır. Bir ülkenin asıl gücü; insanında, gençliğinin gözlerindeki ışıkta ve en önemlisi "sosyal sermayesi" olan toplumsal dayanışmasında saklıdır.
Meşhur mütefekkir İbn Haldun’un "asabiyet" olarak adlandırdığı, toplumu bir arada tutan o görünmez bağ, bizim bin yıllık devlet geleneğimizin ve medeniyet yürüyüşümüzün en sağlam köprüsüdür.
Ancak günümüzün sosyolojik gerçeklerine ve rakamların soğuk yüzüne baktığımızda, bu köprünün ayaklarında ciddî çatlaklar oluştuğunu görüyoruz. İstatistikler, kalbimizi sızlatan bir gerçeği fısıldıyor: Araştırmalara göre, Türkiye'de "komşularıma güvenirim" diyenlerin oranı (’lere kadar gerilemiş durumda.
Yan dairede kimin yaşadığını bilmediğimiz, selamın sokaklarımızdan yavaş yavaş çekildiği, mahalle kültürünün yerini yüksek güvenlikli ama ruhsuz sitelere bıraktığı bir yabancılaşma çağını yaşıyoruz.
Şahsî servetlerimiz artarken, kolektif güvenimiz iflas ediyor. Oysa 6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinde gördüğümüz o muazzam sivil dayanışma ruhu, içimizdeki cevherin hâlâ ne kadar diri........
