Aileden Okula Temel Değerlerin Sessiz Çöküşü. Ama Neden? Kim Ne Yapmalı?
Bir zamanlar evler vardı; kapıları anahtarla değil besmele ve dua ile açılan… Sofralar vardı; sadece karın değil gönül doyuran… Okullar vardı; tahtasında sadece bilgi değil, hayatın, maneviyatın, görgünün ve edebin de öğretildiği… Sabahları "Bismillah" ile bereketlenen işyerleri, akşamları "Allah’a ısmarladık" nidalarıyla kucaklaşan komşuluklar vardı.
Bir öğrencinin öğretmeninin karşısında saygıyla önünü iliklediği, yere düşen bir ekmek parçasının öpülüp başa konduğu o ince ruhlu dünyadan; aynı evin içinde birbirine yabancı, yan odadaki annesine dijital ekranlardan ulaşan, sanal dünyanın soğuk ışığında üşüyen nesillerin dünyasına ne zaman ve nasıl savruldu insanlar?
Gökdelenlerin gölgesinde güneşin, kalabalıkların ortasında insanın kaybedildiği bir çağın tam ortasında yaşıyoruz. Evlerin duvarları kalınlaşmış, kapılar akıllanmış, imkânlar tarihte hiç olmadığı kadar artmış; fakat içindeki o sıcacık "yuva" ruhu sessizce kaybolmuş.
Bugün çocuklar, gençler, dünyanın öbür ucundaki bir yabancıyla saniyeler içinde bağlantı kurarken, yanı başındaki babasının ve annesinin kalbine ulaşmakta aşılmaz mesafeler yaşıyor. Saygının yerini tahammülsüzlüğün, sevginin yerini menfaatin, ülfet ve muhabbet rüzgârlarının yerini dijital bir soğukluğun aldığı bu dönemeçte, sorulması gereken o can alıcı soru şudur: İnsanlar, kalplerini ve zihinlerini hangi modern savaşın enkazında bırakmış?
Toplumu ayakta tutan çimento, devletin kanunlarından çok önce ailenin ve okulun inşa ettiği ortak ahlâk normlarıdır. İslâm’ın yüzyıllardır bu topraklarda mayaladığı hürmet, şefkat, merhamet, maneviyat ve helal-haram şuuru, toplumsal barışın, adâletin ve güvenin en güçlü sigortasıydı.
Helal lokma şuuru, sadece yenilen yemeğin mahiyetiyle ilgili değildi; kul hakkına girmemeyi, işini dürüst yapmayı, terazide hile yapmamayı, adaletli ve hakkaniyetli davranmayı, liyakati, insafı ve namusu temsil ediyordu.
Tasavvuf geleneğinde "edep ve haya", imanın dışa yansıyan hali olarak görülürdü. Çünkü insan, Rabbine olan bağlılığını önce yaratılana olan saygısıyla gösterirdi.
Bugün ise helal-haram çizgisi flulaştıkça, namus kavramı sadece bedenî bir forma indirgenip ruhî ve ahlâkî bütünlüğünden koparıldıkça, toplumun omurgası çatırdıyor. Namus, dürüstlük ve hürmet gibi kavramlar artık hayatın merkezinde birer "değer" olmaktan çıkıp, ne yazık ki nostaljik sohbetlerin süsü haline gelmiş. Bu zafiyet büyüdükçe, sokaklarda şiddet, okullarda akran zorbalığı ve saldırganlık, evlerde derin bir sessizlik yankılanmaya başlamış.
Sosyolojik veriler ve istatistikler, yaşadığımız bu manevî bağışıklık çöküşünün en müşahhas röntgenini sunuyor. TÜİK verilerine göre boşanma oranları son on yılda %40’a yakın artış göstermiş. Gençler arasında depresyon ve anksiyete teşhisi konulan kişilerin sayısı pandemi sonrasında %60 oranında yükselirken; 15-24 yaş aralığındaki intihar eğilimleri 2000'li yılların başına kıyasla iki katına çıkmış.
Bunlar sadece soğuk istatistikler değil; kanayan yaralardır, yıkılan yuvalardır, odasında sessizce ağlayan çocuklardır.
Okullar, "talim ve terbiye" (eğitim) yuvası olmaktan çıkıp, çocukları sadece zorlu bir sınav maratonuna hazırlayan bilgi fabrikalarına dönüşmüş. Sahada yapılan araştırmalara göre öğretmenlerin sadece %18'i, vazife yaptıkları okulların "değerler eğitiminde" gerçekten etkili olduğunu düşünüyor.
Ahlâkî erdem, akademik başarının gölgesinde kaybolup gidiyor. Bir çocuk büyüğüne "elinizi öpeyim" demeyi veya hakkı olmayana el uzatmamayı evinde öğrenmezse, okulda öğretmenine nasıl saygı duyacak, sırasını paylaştığı arkadaşının hakkını nasıl gözetecek?
Bu duyarsızlaşmanın temelinde küresel bir kültürel taarruz yatıyor. Kapitalist sistem ve bireyciliği yücelten algı algoritmaları, "biz" diyen irfanın yerine "ben" diyen, anlık haz odaklı bir nesil inşa ediyor.
Medya, diziler ve dijital platformlar her gün zihinlere şiddeti, sadakatsizliği, değersizliği ve köşe dönmeciliği pompalarken; merhamet zayıflık, saygısızlık ise "özgüven" olarak pazarlanıyor.
Bugün Türkiye'de her üç gençten biri, kendisine rol model olarak bir sosyal medya fenomenini gösteriyor. Oysa bu sahte kahramanların kaçı hürmeti, iffeti, namusu, sabrı veya helal kazancı temsil ediyor?
Çocuklar aidiyet duygusunu artık sıcak aile sofralarında değil; karanlık sokaklarda, sanal dünyanın dipsiz, karanlık kuyularında ve zararlı akımlarda arıyor.
Bu gidişatı durdurmak, sadece müfredata birkaç yüzeysel din kültürü ve genel ahlâk dersi eklemekle veya kanunlar çıkarmakla mümkün değildir. Devletin, okulun ve ailenin el ele verdiği topyekûn bir "zihniyet ve irfan seferberliğine" ihtiyaç vardır. Bu seferberlik, her kesimin memnuniyetle ve inançla omuz vereceği bir reçete olmalıdır.
Anne-babalar, çocuklarına sadece "imkân" sunmayı yeterli sanmaktan vazgeçip onlara "doğru istikamet" vermelidir. Akşam yemeklerinde televizyonları ve o dijital ekranları karartıp, birbirlerinin gözlerinin içine bakarak değerli muhabbet sofralarını yeniden kurmalıdırlar.
Evler birer otel olmaktan çıkarılıp, sevginin ve helal şuurunun işlendiği ilk mekteplere dönüştürülmelidir. Çocuklar sözden ziyade, anne-babanın hal diliyle öğrenir. Anne-babalar onlara yaşayan birer ahlâk abidesi olmak zorundadırlar.
Okullar, sadece zihinleri bilgiyle dolduran değil; kalpleri sanatla, hikmetle ve irfanla besleyen bir "gönül eğitimi" merkezi olmalıdır. Değerler eğitimi, müfredatın belkemiğini oluşturmalı, öz değerlerin merkeze alındığı bir anlayışa dönülmelidir.
Okul müdürleri, okullarını birer şefkat yuvasına dönüştürmeli; öğretmenler ise müfredat yetiştiren birer memur olmaktan çıkartılıp, yeniden toplumun "ruh mimarı" makamına oturtulmalıdır.
Devlet, ahlâk inşasını sadece Diyanet'in hutbelerine terk etmemelidir. Kurumlar, adâlet, liyakat, değerler ve dürüstlükle topluma rol model olmalıdır. Aileyi tahrip eden, şiddeti normalleştiren ve ahlâksızlığı popülerleştiren davranış ve yayınlara karşı cesur bir millî kültür barajı kurulmalıdır.
Medya reyting uğruna toplumsal çimentoyu oymaktan vazgeçmeli; temel değerleri, sevgiyi, saygıyı, namusu, vefayı, merhameti ve dayanışmayı yücelten yapımlara, dizilere alan açmalıdır. Ortak değerler etrafında, hiçbir siyasî kaygı gütmeyen tam bir mutabakat sağlanmalıdır.
Bir toplum ne zaman çöker? Ekonomisi bozulduğunda mı, sınırları aşıldığında mı? Hayır. Bir medeniyet; evlerin içindeki sofradan sohbet ve muhabbet kalktığında, bir büyüğün karşısında saygı ve edep şuuruyla ayaklar toplanmadığında çöker. Çünkü medeniyetler meydanlarda kurulmaz, ailede kurulur; savaşlarda değil, gönüllerde ve zihinlerde yıkılır.
Çocuklarının kalbine helal lokmanın, sevginin, hürmetin, merhametin ve maneviyatın tohumlarını ekemeyen toplumlar, yarınların acımasız dikenlerini hasat etmeye mahkûmdurlar. Bir ağaç, kökleri ne kadar derine inerse o kadar sağlam durur. Kökleri kurumuş bir ağacın gövdesini altınla kaplasanız bile ilk fırtınada devrilmesi kaçınılmazdır.
Eğer sevgi, saygı, ahlâk, maneviyat, edep ve merhamet sönerse, giderse, kaybolursa, geriye sadece ruhsuz bir ceset, kuru bir gürültü ve acımasız bir çatışma kalır.
Bugün, o kökleri sulamak için kalpten bir adım atılmazsa, yarın devrilen ağaçların gölgesinde ağlamaktan başka yapacak hiçbir şey kalmayacak. Kaybedilen o huzur dolu cennetin anahtarı, hâlâ ellerde ve evlerdedir. Yeter ki o kapının yeniden çalınması bilinsin. Çöken çatılar, ancak ve ancak yeşeren nurlu kalplerle ayağa kaldırılabilir, onarılabilir, inşa ve ihya edilebilir.
