Geleceğin Sessiz İstilası: Matrix’in Kapısından Yapay Zekâ Kürsülerine
Zaman, çoğu kez sandığımız gibi geride bıraktığımız bir nehir değildir; gelecek, şimdiki anın içine sessizce sızan görünmez bir matris gibi işler. Biz farkında olsak da olmasak da, gelecek çoktan yazılmaya başladı. Karşımızda duran şey yalnızca teknolojik bir yenilik değil; çağımızın sanayi devrimi, hatta insanlık tarihinin en büyük zihinsel kırılmalarından biridir: Yapay zekâ.
Bu yeni devrimin ayak sesleri en çok da üniversite amfilerinde, kürsülerde ve yüksek idari koltuklarda yankılanıyor. Yıllardır bilginin, yorumun ve otoritenin sahibi olduğunu düşünen “hocalar” — benim de içinde bulunduğum bu zümre — içten içe büyük bir endişe taşıyor. Çünkü insan, kurduğu krallığın elinden kayıp gittiğini hissettiğinde önce öfkelenir, sonra yeni gelene saldırır; fakat sonunda değişimin büyüklüğünü kabul etmek zorunda kalır. Bu arada yeri gelmişken belirtmek isterim ki, her metinde kendi gölgesini arayanların bu yazıda hiç endişelenmesine gerek yok; zira bu yazı, şahısların küçük hikâyelerinden çok çağın büyük kırılmasını bir öğretim üyesi olarak ele almam ile ilgilidir.
Bugün yapay zekâya karşı duyulan korku da biraz böyledir. Bu korku yalnızca teknolojiden değil, tahtını kaybetmekte olan otoriteden kaynaklanır. Çocukluğumuzda izlediğimiz Terminator, makinelerin insanlığa tanklarla, füzelerle ve savaş uçaklarıyla saldıracağını düşündürmüştü. Oysa bugün görüyoruz ki yapay zekânın insanlığı dönüştürmek için baruta ya da metale ihtiyacı yok. O, dijital kodlarla ve hayatın kılcal damarlarına sızarak değiştiriyor. Belki de geleceği anlamak için Terminator’den çok Matrix’e bakmak gerekiyor. Matrix’in ilk filminde Neo, kapısını çalanlara gizli yazılımlar verir. Görünürde bu yalnızca yasa dışı bir dijital alışveriştir. Fakat sembolik düzeyde bakıldığında orada satılan şey bir programdan fazlasıdır: Gerçeklikten kopmanın, başka bir bilinç hâline geçmenin, kimyasal olmayan yeni bir sarhoşluğun işaretidir. Matrix bize şunu fısıldıyordu: Geleceğin en büyük istilası bedene değil, zihne yapılacaktır.
Bu noktada James Olds ve Peter Milner’ın 1950’lerdeki meşhur fare deneyi hatırlanmalıdır. Fare, beynindeki ödül merkezi uyarıldığında bir düğmeye basarak haz alıyor; sonra o düğmeye durmaksızın basmaya devam ediyordu. Yemek, su ve doğal ihtiyaçlar geri plana düşüyor; canlı, kendi varlığını unutturacak kadar güçlü bir haz döngüsünün esiri hâline geliyordu. Peki insanlık bugün aynı düğmenin daha dijital ve estetik bir versiyonunun önünde değil mi?
Dün uyuşturucu vardı. Bugün ekranlar, algoritmalar, sosyal medya akışları, bildirimler ve yapay zekâ var. Yarın ise belki de beyin-bilgisayar arayüzleri ve doğrudan sinir sistemine bağlanan teknolojiler olacak. Artık insanı teslim almak için damarına madde vermeye gerek yok. Dikkatini, arzusunu, yalnızlığını, korkusunu ve konfor ihtiyacını doğru algoritmayla yönetmek yeterli. Çünkü insanın en zayıf noktası bedeni değil, ödül sistemidir. Bugünün insanı her gün küçük düğmelere........
