menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Evrene Dilekçe Yazmak mı, Hakk’a Niyaz Etmek mi?

20 0
10.05.2026

Modern zamanların insanı artık yalnızca ekmek, iş, sağlık yahut huzur istemiyor; aynı zamanda anlam da arıyor. Fakat anlam arayışının dili değişti. Eskiden insan elini semaya açar, “Ya Rabbi” derdi. Bugün kimi insan gözünü boşluğa çevirip “Evren bana bunu göndersin” diyor.

Kelimeler değişince yöneliş de değişiyor. Dua “niyaz” olmaktan çıkıp “manifest”e, tevekkül “teslimiyet” olmaktan çıkıp “çekim yasası”na, kader “hikmet” olmaktan çıkıp “frekans”a dönüşüyor.

Öncelikle belirtmek isterim ki bu satırlar kimsenin inancını yermek, arayışını hafife almak ya da hayatı anlamlandırma biçimini küçümsemek için kaleme alınmadı. İnanan da inanmayan da, evrene yönelen de Hakk’a niyaz eden de kendi vicdanının ve dünya görüşünün sınırları içinde bir anlam arayışı taşır.

Benim burada dikkat çekmek istediğim husus, özellikle kendisini Müslüman olarak tanımlayan bir kalbin “evrenden istemek” ile “Allah’a dua etmek” arasındaki ince farkı ayırt etmesidir. Çünkü Müslüman için kâinat değerlidir; fakat nihai merci değildir. Evren sevilir, okunur, tefekkür edilir; ama ondan medet umulmaz. Medet ve niyaz, yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah’a yöneltilir.

Dolayısıyla bu yazı, kimsenin imanını tartmak ya da kimseyi inancı üzerinden yargılamak için değil; Müslüman gönüllere naçizane kendi dua dilini, kendi tevhid hassasiyetini ve kendi kulluk edebini hatırlatmak için yazılmıştır.

Oysa insanın ne istediği kadar, istediğini kime arz ettiği de mühimdir. Çünkü niyetin istikameti, kalbin kıblesini gösterir.

Kâinat Ayettir, İlah Değildir

Tasavvuf bu konuda yumuşak ama keskin bir ölçü koyar: Kâinat ayettir, ilah değildir.

Evren okunur, fakat evrene kulluk edilmez. Gökler seyredilir, fakat göklerden medet umulmaz. Sebepler tutulur, fakat sebepler Rab bilinmez.

Çünkü kâinat, Allah’ın kudretini gösteren büyük bir kitaptır. Fakat kitabın kendisi yazar değildir. İnsan kitabı okur, tefekkür eder, ibret alır; ama dileğini kitaba değil, kitabın Müellifine arz eder.

Mevlânâ’nın irfan ikliminde kâinat, Hakk’ın tecellileriyle dolu bir temaşa alanıdır. Fakat sûfî, âleme bakınca âlemde kalmaz; güneşi görür ama güneşte durmaz, gülü koklar ama gülde oyalanmaz. Her güzellikten Güzeller Güzeline yol bulur.

Dua ile Manifest Arasındaki İnce Çizgi

Bugünün popüler dili insana şöyle sesleniyor:

“İste, çağır, kendine çek.”

Tasavvuf ise daha derinden söyler:

“İste, arın, çalış, sabret, teslim ol.”

Aradaki fark yalnızca kelimelerde değildir; insanın varlığa bakışındadır. Manifest dili çoğu zaman insanı arzusunun merkezine yerleştirir. Dua ise insanı arzularının merkezinden alır, Allah’ın huzuruna koyar.

Manifest dili, benliği kendi arzularının efendisi yapmaya çalışırken; dua, nefsi benlik hapishanesinden azat ederek kahrı da lütfu da Hakk’tan bilme rızasına davet eder.

Manifest “olmuş gibi hisset” der; dua “olmasa da Rabbine güven” der.Manifest “kendine çek” der; dua “hayırlıysa nasip et” der.Manifest arzuyu büyütür; dua arzuyu terbiye eder.

Çünkü her istediğimiz hayır değildir. Bazen açılmayan kapı rahmettir. Bazen geciken nasip terbiyedir. Bazen olmayan şey, olacak daha büyük bir hayrın perdesidir. Bazen de insanın istediği şey, kendi felaketidir.

Dua, insana yalnız istemeyi değil, istediğinin hesabını da öğretir. Çünkü her nasip bir imtihan, her imkân bir emanet, her makam da ağır bir hesaptır. İnsan bazen yoklukla değil, kendisine verilen yetkiyle sınanır. İşte bu yüzden tasavvuf, “iste” derken nefsin iştahını değil, emanetin edebini hatırlatır.

Makamın Edebi, Emanetin Hesabı

İste; ama isteğinin içine nefsini gizleme.İste; ama yalnız kendine değil, emanete de hayır iste.İste; ama sofrayı genişletmeyi değil, gönlü ve haysiyeti büyütmeyi iste.İste; ama sana tevdi edilen imkânı ve itibarı nefsin gölgesine düşürmemeyi iste.

İste; ama geçmişin emeğini........

© İstiklal