Afrika'da Yeni Büyük Oyun: Stratejik Ortaklık mı, Yeni Sömürgecilik mi?
21. yüzyılın uluslararası sisteminde güç merkezleri yeniden şekillenirken, küresel rekabetin en yoğun hissedildiği coğrafyalardan biri hiç kuşkusuz Afrika kıtasıdır. Uzun yıllar boyunca uluslararası siyasetin periferisinde değerlendirilen Afrika, günümüzde enerji kaynakları, kritik mineralleri, genç nüfusu, büyüyen pazarları ve stratejik konumuyla küresel güç mücadelesinin merkezine yerleşmiştir. Özellikle son yirmi yılda Çin'in kıta üzerindeki etkisini hızla artırması, uluslararası ilişkiler literatüründe yeni tartışmaları beraberinde getirmiştir. Bu tartışmaların temelinde ise şu soru yer almaktadır: Çin'in Afrika'daki yükselen varlığı, karşılıklı çıkarlara dayanan stratejik bir ortaklık mıdır, yoksa modern araçlarla yürütülen yeni bir sömürgecilik biçimi midir?
Bu soruya sağlıklı bir cevap verebilmek için öncelikle Afrika'nın neden yeniden küresel ilginin odağı haline geldiğini anlamak gerekmektedir.
Afrika bugün yaklaşık 1,5 milyarlık nüfusuyla dünyanın en genç kıtasıdır. Birleşmiş Milletler projeksiyonlarına göre 2050 yılına gelindiğinde dünya nüfusundaki artışın önemli bölümü Afrika kaynaklı olacaktır. Bu durum yalnızca demografik bir veri değildir. Aynı zamanda geleceğin iş gücü, tüketici pazarı ve ekonomik üretim merkezleri açısından da büyük önem taşımaktadır.
Bunun yanında kıta, dünyanın en zengin doğal kaynak rezervlerinden bazılarına sahiptir. Küresel kobalt rezervlerinin büyük çoğunluğu Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde bulunmaktadır. Elektrikli araç bataryalarının üretiminde kritik öneme sahip lityum rezervleri Zimbabwe, Namibya ve Mali gibi ülkelerde yoğunlaşmaktadır. Güney Afrika dünyanın en büyük platin üreticileri arasında yer alırken, Nijer ve Namibya uranyum kaynakları bakımından stratejik önem taşımaktadır.
Yapay zekâ teknolojilerinden savunma sanayisine, yenilenebilir enerji sistemlerinden elektrikli araçlara kadar birçok sektörün ihtiyaç duyduğu kritik minerallerin büyük kısmının Afrika'da bulunması, kıtayı yalnızca bugünün değil geleceğin de jeopolitik mücadele alanı haline getirmektedir.
Tarihsel açıdan bakıldığında Afrika'nın dış müdahalelerle ilişkisi yeni değildir. 1884-1885 yıllarında gerçekleştirilen Berlin Konferansı, Afrika'nın Avrupalı güçler tarafından paylaşılmasının sembolik başlangıcı olarak kabul edilmektedir. İngiltere, Fransa, Almanya, Belçika, Portekiz ve İtalya gibi devletler kıtanın siyasi, ekonomik ve toplumsal yapısını kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmiştir. Bu süreçte Afrika'nın doğal kaynakları Avrupa'nın sanayileşme hamlesine hizmet ederken yerel toplumlar ağır ekonomik ve sosyal maliyetlerle karşı karşıya kalmıştır.
Sömürgecilik resmi olarak sona ermiş olsa da bağımlılık ilişkileri farklı biçimlerde varlığını sürdürmüştür. Bağımlılık teorisyenlerinin de vurguladığı gibi, gelişmekte olan ülkeler çoğu zaman küresel ekonomik sistem içerisinde hammadde sağlayıcısı konumunda bırakılmıştır. Afrika'nın bağımsızlık sonrası dönemde yaşadığı birçok ekonomik sorun da bu yapısal mirasla ilişkilendirilmektedir.
Tam da bu noktada Çin'in yükselişi yeni bir dönemin başlangıcını temsil etmektedir.
2000 yılında kurulan Çin-Afrika İş Birliği Forumu (FOCAC), Pekin'in kıtaya yönelik stratejisinin kurumsal temelini oluşturmuştur. Bu tarihten sonra Çin, Afrika'da olağanüstü bir ekonomik genişleme sürecine girmiştir. Bugün Çin, birçok Afrika ülkesi için en büyük ticaret ortağıdır. Demiryolları, limanlar, otoyollar, enerji santralleri, havaalanları ve telekomünikasyon altyapıları büyük ölçüde Çin sermayesiyle inşa........
