Aşırı Özgüvenin Kırılganlığı
Derste ikiyi ikiyle toplamanın, Einstein’ı bulan bir formül kadar önemli sayıldığı bir ânı yaşıyorduk. Matematik problemini daha ben “Üçüncü adımda dikkatli olun,” diyemeden, sınıfın ön sırasından bir el zafer işareti yapar gibi havaya fırladı. Ali’ydi bu. Bütün bedeniyle tahtaya dönmüş, cevabından emindi.“On iki!” diye haykırdı. Sesinde o tanıdık, kesin bir kazanma tonu vardı.
Sınıf bu sahneye alışıktı. Birkaç alkış, birkaç kıskanç bakış… Ama o gün, tahtaya yazdığı işlemde küçük bir kayma vardı. Cevap on iki değil, on birdi. Alkışlar yarıda kesildi; sanki yarım kalan bir nefes gibi. Ali’nin yüzündeki kendinden emin gülümseme dondu, çatladı ve yerini boş bir şaşkınlığa bıraktı. Gözleri, tahtadaki kendi yazısına bakarken sanki onu ilk kez görüyordu. Aynada hep karşılaştığı “her şeyi bilen çocuk” silinmişti; geriye kim olduğunu kestiremeyen biri kalmıştı.
Bu küçük an, özgüven dediğimiz şeyin ne kadar ince ve aldatıcı olabileceğini gösteriyordu. Çünkü bazı özgüvenler, bilgiye değil; alkışa dayanır.Sağlam bir iç temele değil de sürekli alkışa, dış onaya ve “en iyi” etiketine dayanan özgüven, şişirilmiş bir balon gibidir. Parlak görünür, dikkat çeker; ama içi boştur. İlk ciddi hatada, ilk iğne darbesinde söner. Çocuk, çevresinden “Başarılı olduğun sürece değerlisin” mesajını aldıkça, kendi değerini performansına bağlamayı öğrenir. Bu noktada hata, basit bir yanlış olmaktan çıkar; kişiliğine, sevilmeye layık olma duygusuna yönelmiş bir tehdit hâline gelir.“Yanıldım” demek, yavaş yavaş “Ben yetersizim” demeye dönüşür.
Öğretmenin buradaki asıl görevi, bu parlak ama kırılgan kabuğu daha da parlatmak değildir. Asıl iş, onun altına sağlam bir zemin inşa etmektir. Bu da Carol Dweck’in “sabit zihniyet” ve “gelişim zihniyeti” ayrımının tam merkezinde durur.“Çok zekisin!” gibi kişiye ve sonuca odaklanan övgüler, çocuğu zekânın değişmez olduğu fikrine hapseder. Böyle bir inançta hata, öğrenmenin değil, kimliğin düşmanıdır. Oysa “Bu problem üzerinde ısrar etmen ve farklı yollar denemen çok değerli,” gibi sürece odaklanan geri bildirimler, çabayı ve öğrenme yolculuğunu görünür kılar. Davranış psikolojisi, bu yaklaşımın çocuğun kendini “öğrenen bir birey” olarak algılamasını sağladığını ve benlik duygusunu çok daha esnek hâle getirdiğini gösterir.
Bu anlayışı benimseyen sınıflarda, doğru cevabı veren değil; düşünen, sorgulayan ve deneyen öğrenci kıymetlidir. İngiltere’deki araştırma temelli matematik öğretiminde öğretmenin en sık sorduğu soru “Cevap nedir?” değil, “Bu sonuca nasıl ulaştın?”dır. Kanada’da ise öğrenci portfolyoları yalnızca en iyi ürünleri değil; taslakları, yapılan hataları, alınan geri bildirimleri ve öğrencinin kendi yansımalarını da içerir. Başarı, tek bir zirve anı değil; o zirveye giden yolun haritası olarak ele alınır.
Ali ile yaşadığımız olaydan haftalar sonra benzer bir problemle tekrar karşılaştık. Yine elini kaldırdı, yine tahtaya geldi. Çözümün yarısı doğruydu; ama bir yerde takıldı. Eskiden olsa yüzü kızarır, silgiyi hışımla alırdı. O gün ise durdu. Kalemi dudağına götürdü, düşündü. Sonra bana ve sınıfa döndü. Yüzünde bir yenilgi ifadesi yoktu; yalnızca yoğun bir düşünme hâli vardı.“Burada başka bir yol daha olabilir,” dedi yavaşça. “Şu işlemi tersinden denesem?”
İşte sınıfa giren şey, alkışlarla beslenen gürültülü bir özgüven değildi. Sessiz, sakin ama köklü bir güven duygusuydu bu: Yanılsam da düşünebilirim. Takılsam da devam edebilirim.
Dayanıklı özgüven, her zaman doğruyu bilmekten değil; bilmediğinde ne yapacağını bilmekten doğar. Alkışlar geçicidir; gelir ve gider. Ama süreçten çıkan anlam, çabanın, merakın ve küçük ilerlemelerin fark edilmesi, kalıcıdır. Öğretmen, çocuklara bu anlamı keşfettiren rehberdir. Onlara, aynalarının yalnızca zafer anlarını değil; tüm öğrenme yolculuklarını, çabalarını ve gelişim çizgilerini de yansıtacak kadar berrak olabileceğini gösterir.
