menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Halkların İklim Zirvesi ve nükleer karşıtı mücadele

4 0
latest

Çernobil felaketinin 40. yılı, geçtiğimiz haftanın en önemli gündemleri arasında yer aldı. Sinop’ta Nükleer Karşıtı Platform tarafından düzenlenen miting başta olmak üzere onlarca kentte ekoloji örgütleri tarafından yapılan açıklamalarda; Ukrayna ve Ortadoğu’da süren savaşların yarattığı nükleer tehlike ve “iklim dostu” nükleer propagandaya karşı eleştiriler öne çıktı. Birbirinden bağımsız olmayan bu iki konuda geliştirilecek politikalar, nükleer karşıtı mücadelenin geleceği açısından kritik önemde görünüyor.  

Nükleer santraller meselesi, örtük bir silah imasını her zaman içinde barındırsa da şimdiye kadar Türkiye’de esas olarak bir enerji sorunu başlığında ele alındı. Nükleer enerjinin, tehlikeli, pahalı ve dışa bağımlı olması, kuruluş sürelerinin uzunluğu gibi temel itiraz noktaları, bugün de haklılığını koruyor. Fakat devam eden savaşlar, nükleeri artık savaş başlığı altında da konuşmayı dayatıyor.  

Türkiye, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nı ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetim yetkisini tanıyan bir ülke olarak nükleer silahlarla arasına mesafe koymuş ülkeler arasında yer alıyor. Buna karşın 2017 yılında BM Genel Kurulu’nda 122 ülkenin onayıyla kabul edilen Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması’na taraf değil.  Nükleer silahlara karşı daha kesin bir tavır alan bu anlaşmayı imzalamayan ülkeler arasında nükleer silah sahibi ABD, Rusya, Birleşik Krallık, Çin, Fransa, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail yer alıyor. Dolayısıyla uluslararası hukuk alanında nükleer silahlarla ilgili biyolojik ve kimyasal silahlar gibi net ve bağlayıcı bir hukuksal mekanizma kurulabilmiş değil. Nükleer silahlarla mücadele bu aşamada devam ederken Ukrayna’da nükleer santrallerin hedef olmasından sonra İsrail ve İran’ın karşılıklı olarak nükleer tesisleri askeri hedef haline getirmesi, nükleer santraller ile nükleer silahlar arasındaki ilişkiyi yeni bir boyuta taşıdı.  Nükleer tesisler, düzenlenen saldırılarla birer askeri risk faktörüne dönüştü. Bu nedenle nükleer santrallerin var olan güvenlik risklerine çok daha büyük bir tehlike eklendi.   

Dünyada devam eden savaşların büyük bölümü aynı zamanda birer enerji savaşıdır. Bu yönüyle enerji sektörünün militarizasyonu yeni bir olgu değil. Venezüella operasyonu petrol için yapıldı. Ukrayna savaşı, Avrupa’nın doğalgaz denklemi içinde seyrediyor. Küba, enerji yoksunluğuyla dize getirilmek isteniyor. Ortadoğu’da ise petrolü ele geçirmek için Irak’tan sonra İran’a nükleer silah bahanesiyle işgal girişimi başlatıldı. Nükleer enerji santralleri ise yapısal olarak sahip olduğu zaafların yanında jeostratejik denklemlerin ve savaş endüstrisinin içinde var oluyor. Bu tabloya rağmen iklim krizine karşı nükleer enerjinin önerilmesinin hiçbir mantıksal temeli yok. Reklam ve pazarlama amacıyla kullanılan yeşil makyajdan ibaret bu argümanla, COP toplantılarında nükleer propaganda yapılıyor.     

Gazze ile dayanışma eylemleriyle ivmelenen küresel barış hareketi ile iklim hareketlerinin giderek iç içe geçmesi bir tesadüf değil. Bu süreçte arayışçı aktivizmin etkisi olsa da savaşlar artık doğrudan iklim krizinin nedenleri arasında ilk sıraya yükseliyor.  Savaşların devam ettiği bir dünyada kapitalizmin enerji açlığına çözüm bulmak da fosilden çıkış da mümkün görünmüyor. Dolayısıyla nükleere karşı hayatı, savaşa karşı barışı ve iklim krizine karşı iklim adaletini birlikte savunmak gerekiyor.

Türkiye’nin bu yıl Temmuz ayındaki NATO zirvesinden sonra Kasım ayındaki iklim zirvesine ev sahipliği yapacak olması savaş karşıtı mücadele ile iklim hareketini buluşturmak için toplumsal muhalefete kendiliğinden bir ortak ajanda fırsatı sunuyor. Takvimin sunduğu bu fırsatı değerlendirelim.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.


© İlke TV