Seküler Kutsallık: İdeolojiler Nasıl Modern Tabulara Dönüşüyor?
Modern birey, sahip olduğu politik fikirlerin ve ideolojilerin kendi özgün düşünce süreçlerinin bir ürünü olduğuna dair güçlü bir kanıya sahiptir. Ancak sosyolojik ve biyolojik açıdan incelendiğinde bu fikirlerin özellikle aidiyetlerin, inançların çoğunun rasyonel bir temeli olmadığı iddia edilebilir. İlk bakışta kulağa tuhaf bir iddia gibi görünse de toplum ve birey gerilimi içinde ele alındığında bu iddia farklı bağlamlarla temellendirilebilir.
Birey, içine doğduğu toplumun, ailenin ve eğitim sisteminin sunduğu paradigmalara maruz kalarak birtakım değerleri, fikirleri ve ideolojileri içselleştirmeye başlar. Sosyalleşme süreci, baskın paradigmaların bireylere “dayatılması” sürecidir. Zamanla bu dışarıdan gelen düşünceler bireyin kişiliğinin bir parçası haline gelir ve inanca dönüşmeye başlar. İnanca dönüşen bir ideoloji ise sorgulanamaz bir form alarak “seküler kutsallık” mertebesine erişebilir. Bu süreç, özellikle sosyalleşme ve bilişsel inşa süreçleri ile doğrudan ilgilidir.
Bireyin siyasal kimliğinin inşası üç ana kurum üzerinden açıklanabilir:
Bu sosyalleşme sürecine eşlik eden biyolojik mekanizmaları da ayrıca ele almak gerekir. Zira insanı farklı kavramsal çerçevelerle ele almak yeni bakış açıları geliştirmek için bir hareket noktası olabilir. İnsan farklı açılardan değerlendirildiğinde homo economicus, homo faber, zoonpolitikon gibi kavramlarla ele alınmaktadır. Bunlara ek olarak insanın temel sosyobiyolojik özellikleri olan ve sosyal yönün biyolojik temeller ile derin ilişkide olduğunu ileri süren kuramlar da vardır. Bunlar Maclean’ın [3] ‘Üçlü Beyin’ modeli ve Kahneman’ın[4] ‘Sistem 1 ve Sistem 2’ (Hızlı ve Yavaş Düşünme) modelleridir.
Bireyin sosyalleşme süreci, nörobiyolojik altyapısı ve ideolojik aidiyetler arasındaki ilişkiye bu iki teori ile bakıldığında tartışılması gereken birtakım sonuçlara ulaşıyoruz. Siyasal davranışlar nörobiyolojik bir mimariyle........
