menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye’de Muhalif Mahallenin Aynası: Alevilik Üzerinden Üretilen Ayrımcı Dil ve Demokratik Tutarsızlık

22 0
06.05.2026

Türkiye’de siyaset dili uzun süredir sertleşiyor. Ancak son yıllarda yaşanan bazı tartışmalar, meselenin yalnızca siyasî kutuplaşma olmadığını; toplumun derinlerinde taşınan önyargıların kriz anlarında nasıl açığa çıktığını da gösteriyor. Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı ve cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde kullanılan bazı ifadeler, yalnızca bir siyasî liderin performansına dönük eleştiri sınırlarını aşmış; doğrudan kimlik merkezli, dışlayıcı ve ayrımcı bir dile dönüşmüştür.

Merdan Yanardağ “Alevilerin haini çok olur”, Orhan Bursalı “Aleviler siyaseti cemaati oluştu”, Fikri Sağlar “Kılıçdaroğlu 13 yıl boyunca Alevileri sömürerek işbaşında kaldı” gibi kamuoyunda etkili olan bazı sol aydın ve siyasî isimlerin kullandığı söylemler bu açıdan dikkat çekicidir. Benzer şekilde Mine Kırıkkanat’ın kullandığı “kılıç artığı” ifadesi de Türkiye’de kimlikler üzerinden kurulan üstünlük ve dışlama dilinin ne kadar kolay dolaşıma sokulabildiğini göstermiştir. Toplumsal hafızada etnik ve mezhepsel imaları çağrıştıran bu tür ifadeler, Türkiye’nin demokratikleşme sorununu açık biçimde ortaya koymaktadır. Çünkü bu ülkede insanlar çoğu zaman fikirleriyle değil, kökenleriyle; siyasî tutumlarıyla değil, aidiyetleriyle yargılanmaktadır.

Kılıçdaroğlu Eleştirisi Meşrudur, Kimliği Üzerinden Saldırı Değildir

Kemal Kılıçdaroğlu elbette eleştirilebilir. Hatta sert biçimde eleştirilmelidir. Sonuçta siyaset kurumu başarı, başarısızlık, strateji ve sonuç üzerinden değerlendirilir. Seçim kaybetmiş bir liderin performansının sorgulanması kadar doğal bir durum yoktur.

Ancak Türkiye’de özellikle bazı çevrelerde dikkat çeken nokta şudur: Kılıçdaroğlu’na yönelik eleştiriler çoğu zaman siyasî başarısızlığı, örgütsel tercihleri ya da liderlik kapasitesi üzerinden değil; Alevi kimliği üzerinden şekillenmiştir. Açık ya da örtük biçimde “toplum onu kabul etmez”, “Türkiye buna hazır değil”, “mezhep gerçeği var” gibi cümleler kurulmuştur. Bazı yorumcular daha ileri giderek seçim sonucunu doğrudan onun mezhebî kimliğine bağlamıştır.

Bu yaklaşım iki açıdan sorunludur. Birincisi, milyonlarca yurttaşın eşit vatandaşlık hakkını zedelemektedir. İkincisi ise siyasî başarısızlığın gerçek nedenlerini tartışmayı engellemektedir. Çünkü bir liderin hatalarını analiz etmek yerine, yenilgiyi kimliğe........

© Hür Fikirler