menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Evdeki Katili Yazmak

36 0
16.03.2026

Bu yaptığınız devrimciliğe sığar mı?

Doksanlı yıllarda yani klasik tanımıyla radikal tutucu bir “devrimci” olduğum zamanlarda, beni en çok düşündüren şeylerden biri şuydu, o dönem sol örgütlerden bazıları örgüt içi infaz yaptığında, ilk tepkim, “Sizin bu yaptığınız devrimciliğe sığar mı?” oluyordu. Başka örgütlerin iç infazlarına tepkim böyle oluyordu. Sonra aynı cinayetlerden birini kalmakta olduğum hapishanede PKK yapınca inanmakta zorlanmış, örgüt sorumlularıyla kavga etmiştim. Onlar da bu gibi infazları, “Her devrim kendi evlatlarını yer, sınıf savaşımı acımasızdır yoldaşlar. Büyük Fransız devriminden beri bu böyledir.” demişlerdi. Sonraki yıllarda örgüt içi cinayetleri araştırmaya başladığımda 1789 Fransız devriminden başladım. Fark ettim ki Robespierre ve yoldaşları birkaç yıllık iktidarları döneminde binlerce yoldaşlarını infaz etmişler. Belli ki sol muhalif devrimcilerin 250 yıl geçmesine rağmen Fransız devriminin tam olarak ne olduğu bazılarınca anlaşılmamış. Bu devrimde, 1789-94 arası 400 bin insanın öldüğü yazılıdır. 40 bin insanın kafası giyotinle kesilmiş. Kafası kesilenlerden çoğu devrime öncülük edenlerin olduğunu öğreniyoruz. Devrim olduğunda adı değişen ilk şey giyotin olmuştur. Düne kadar kanlı giyotin olan şey birden “Ulusal jilet” adını almıştır. İlk jiletlenenlerden biri de Devrimde “halkın dostu” lakabıyla tanınan Jean P. Marat’mış. Marat’ın devrim olduğunda, “En az 100 bin insan ölmelidir.” dediği aktarılıyor. Bu sözü söyleyenin devrimde öldürülmüş olması ayrı bir ironi olmuş. Devrimci yoldaşlarının bu öfkesine tanık olan Danton ise, “Yapmayın etmeyin insaf yahu…” dediği için devrimci giyotinle öldürülür. Danton’u ölüme mahkûm eden yoldaşlarına hitaben söylediği iki anlamlı sözü var, biri, “Beni öldürüyorsunuz ama hepiniz arkamdan geleceksiniz.” diğeri ise, “Devrim Satürn gibidir yaklaşanı yakar.” O dönem olup bitenlere bakılırsa devrime yaklaşanların hepsi yanmış. Devrimin öncüsü Robespierre ise, öldürüldüğünde cebinden Fransa’da özgürlüklerin ve insan haklarının gelişmesi projesinin notları çıkmamış, devrim sonrası öldürülecek muhaliflerin isim listesi çıkmış.

Fransız devrimi sonrası bütün devrimciler, 1789 devriminin adı geçtiği yerde “Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” sloganını ezbere biliyor. Oysa bu sloganın tam orijinal hali şöyledir, “Özgürlük eşitlik kardeşlik ya da ölüm!” Görüldüğü gibi Fransa’da devrim sonrası eşitliği, özgürlüğü değil de ölümü tadan çok olmuştur.

Sonra 1917 Ekim devrimini inceledim baktım ki, 1902’de birlikte yola çıkanlar, yol arkadaşı olanların neredeyse tümü Stalin döneminde iç infazlarla ortadan kaldırılmışlar. Bolşevik devrimciler bu cinayetleri, Rusya’da devrimin korunması adına, yani devrimcilik adına yapmışlar.

Sonra Çin devrimini biraz inceledim, orada da durumun vahim sonuçlara ulaştığını Mao’nun anılarından okuyoruz. Devrim sonrası Mao, Hio Çeng dağlarında askerî birlikleri dolaşırken, gördüğü komutanlara eski tanıdığı yoldaşlarını soruyor, “Ho Şang nerede?” diyor, Komutan, “Sizlere ömür, hak ettiği cezayı buldu.” diyorlar. “Vang çung’a ne oldu?” “O da sizlere ömür, hak ettiği cezayı buldu.” diyorlar. Mao da dönüp komutanlarına der ki, “İnsan başı pırasa kellesi değildir ki, kesince yeniden bitsin, yoldaşlar daha dikkatli olmalılar.” telkininde bulunur. Mao’nun örgüt içi infazlara tepkisi de böyle olur.

Küba devrimi sırasında da benzer infazların olduğunu Che Guevara’nın kaleme aldığı kendi anılarından okuyoruz. Kamboçya devrimi derseniz burada da toplu sivil katliamlarını, infazlarını görüyoruz.

Geçmişten bugüne gelecek olursak, PKK ve DHKP-C tipi devrimciliğin ne türden bir devrimcilik olduğunu henüz iktidar olmadıkları halde, hapishanelerde ve dağlarda yapmış oldukları cinayetlerden biliyoruz. “Yoldaşını öldürmek” geleneğinde dünden bugüne değişen bir şey yok. Geçmişten bugüne ilk sürüm devrimcilikle son sürüm devrimcilik arasında bir sürekliliğin olduğu görülüyor.

Kendi çocuklarını yiyen bu sol sosyalist devrimleri daha da çoğaltabiliriz. “Yoldaşını öldürmek” bunların yani geçmişte yapılmış devrimler ve onları rehber edinmiş olan bugünkü örgütlerin ortak eylemi olmuş, tümünün de ortak özelliği muhaliflerini ortadan kaldırmaktır. Eline silahı alan her örgüt/parti yeri gelmiş düşmanlarını yeri gelince de kendi yoldaşlarını öldürmekten çekinmemiştir. Ve tüm bunlar devrim ve devrimcilik adına yapılmıştır.

Çok yıllar sonra öğrendim işin aslını, “Bu yaptıkları devrimciliğe sığar mı?” Radikal devrimcilik tam da böyle bir şeymiş zaten. Bugün bile silahlı sol örgütlerin yaptıkları ortadayken ve tüm bu yapılanları devrim ve devrimcilik adına yaptıklarını söylerlerken. “Yaptıklarınız devrimciliğe sığar mı!” demek biraz eğreti kalıyor.

Konuyu özetlemek gerekirse, diyelim ki bugün bizdeki silahlı sol örgütler devrimcilikten sapmışlar da o yüzden yoldaşlarını öldürdüler. Peki ya 1789 Fransız devriminde yapılanlar, 1917 Ekim devriminde yapılanlar, Çin devriminde yapılanlar, 1970 Kamboçya’da yapılanlar? Bunca yapılanları nasıl bir devrimcilikle tarif edebiliriz. 1789 Fransız devrimindeki değil, 1917 Ekim devrimindeki değil, Çin devrimindeki değil, Küba’daki değil, Kamboçya’daki değil, Türkiye’deki değil, peki hangisi gerçek devrimciliktir? Fransız devriminden bugüne idealize edilen devrim ve devrimcilere ulaşılamıyor.

Evdeki katili yazmak…

Kitaplarımda ve yazılarımda sol örgüt cinayetleri epey bir yer tutar. Okurlar ve takipçilerim bazen soruyorlar. “Sizden başka bu konuları yazan kimse niye yok?” Onlara “Başka yazanlar da var ama sayımızın fazla olmadığı doğrudur.” diyorum. Yıllar içinde bu soruyla çok karşılaştım. Yanlış bir şey yaptığım fikrine hiç kapılmadım. Aksine bu konuları yazarak ne kadar doğru iz sürdüğümü anlamış oldum. İlk başlarda sol mahallede neredeyse herkesin beni linç etmesi benim için bir işaret oldu. Yazarlığa başladığımda tanıdığım ve okuduğum yazarlar kitaplarına uzaktaki katilleri konu edip kurgulu roman yazıyorlardı. Bu durum bana tuhaf gelmişti. Evin içindeki katil duruyorken uzaklardakini kurgu biçiminde yazmak işin en kolay ve bedelsiz olanıydı. Bu bana iki nedenden dolayı özgün görünmedi. Birincisi etik değildi, içinde yaşadığın mahallede cinayetleri görmeyip uzaktakini yazmak bakımından. İkincisi ise herkesin yazdığı bir konu artık özgün değildir. Bu iki nedenden dolayı kalemi evin içine çevirdim. Pek haklı olarak da ilk kitabımın adı “İçimizdeki Hapishane”dir. Baktım herkes devletin hapishanelerini yazıyor oysa örgüt hapishanelerinde işlenen cinayetler akıllara durgunluk veren türdendi. Bir dönem devletin hapishanelerinde mağdur olanlar, kendi kurdukları hapishanelerde zalim oldular. Birçoklarının mağdur olarak tarif ettiği kişiler, bildiğimiz zalim olmuşlardı. Dışarıda mağdur, içeride zalim olmuşların hikâyesi her zaman beni daha çok etkiledi. Başkalarının mağdur bildikleri benim için ormandaki kaplan yavruları gibiydi, büyüdüklerinde her biri avlanacak birer katil adayıydılar.

Sırası gelenin zalim olduğu bir yerden yazıyorum. Bu yönüyle çoğu yazardan düşünüş ve yazış biçimiyle farklıyız. Çoğu uzaklardaki katili yazıyor, ben size evin içindeki katili yazmakla kalmıyor, gelecekteki katil adaylarınızı da yazıyorum. Bu bakımdan bazıları geçmişi, ben ise geleceği yazıyorum. Oysa birçokları benim sürekli geçmişi yazdığımı düşünüyor. Bu tamamen bir önyargıdan ibarettir. Hayır geçmişi değil geleceği yazıyorum. Mahallede ve evin içinde beslediğiniz kurbanlar, gelecekte katiliniz olmasın diye evin içindeki katili yazarak gelecekten haber veriyorum.


© Hür Fikirler