Kerbela taht kavgası mıydı? 25 Haziran 2026
“Lanet olsun Yezid'e Şâh u Gedâ kul ağlar
Ey Murtaza gel yetiş binekte Düldül ağlar
Hasan'ım ağu içmiş gözyaşları sel ağlar
Kerbela imdat ister gözler seni yol ağlar
Hüseyin atından düştü sahrayı Kerbela’ya,
Cibril kurban haber ver Sultanı Enbiya’ya” - Kazığmanlı Cemal Hoca
Her Muharrem ayında olduğu gibi, bugün de sosyal medyanın kontrolsüz ve sığ zemininde tarihin en acı katliamlarından birini sıradanlaştırma, hatta Muaviye oğlu Yezid’i örtülü bir biçimde aklama çabalarına tanık oluyoruz. Batıni Anadolu Alevi inancının ve felsefesinin temelini oluşturan Ehli Beyt’e, 12 İmamlara ve Kerbela katliamına yöneltilen bu sığ eleştiriler, bir kadim toplumun kutsallarına saygısızlık olduğu kadar, evrensel ahlaki değerlerin de açıkça çarpıtılmasıdır. Bu zümre Şah Hüseyin’in zalimin karşısındaki duruşuna ve Kerbela’da şehit olanların direnişine saygı duyulmasına bile itiraz edecek kadar ileri gidebiliyorlar. Hatta Canların tuttukları Muharrem orucunun Alevilikle alakasının olmadığını da söyleyebiliyorlar.
Tam da bu noktada, Araştırmacı Yazar Rıza Zelyut, Alevi toplumunu uyararak, Muharrem orucunun tarihsel arka planını hatırlatırken şu tespiti yapıyor:
“Orucun adı; olay Muharrem'de olduğu için, Muharrem Orucu, yine katliam Muharrem'in 10'unda olduğu için on anlamına gelen Aşura orucu olarak bilinir. Bu orucun kendi içinde 3 anlamı vardır: a- Kerbela şehitlerine saygı, b- Onlar için yas, c- Aynı zamanda katillere ve başlarındaki zalimlere direnç... Muharrem orucunu sadece yasa (mateme) indirgemek, Kerbela'yı anlamamak, hatta ona ihanet sayılır.”
İşte bu yüzden, Muharrem’i sadece edilgen bir ağlama ritüeline sıkıştırmak, onun taşıdığı o ezeli direniş ve adalet bilincini yok saymak demektir.
Şah Hüseyin taht kavgasında mı şehit düştü?
Sosyal medyada sıkça boy gösteren bazı yorumcular, Kerbela Katliamı’nı ‘iki siyasi kişilik arasındaki bir iktidar ve egemenlik mücadelesi’ olarak sunmaya yelteniyor. Bu bakış açısı, zalim ile mazlumu, cellat ile katledileni aynı kefeye koyma gafletidir. Derdi hiçbir zaman saraylar, tahtlar ya da saltanat olmayan Şah Hüseyin’in Medine’den Kufe’ye doğru başlattığı yürüyüş, Yezid’in halka yaptığı zulmü durdurmak içindi.
“Ben azgınlık, bozgunculuk ve zulüm yapmak için yola çıkmadım. Ben sadece marufu (iyiliği) emretmek ve münkirden (kötülükten) sakındırmak için yola çıktım.” — Şah Hüseyin
Eğer amaç sadece iktidarı ele geçirmek olsaydı, İmam Hüseyin yanına kadınları, çocukları ve yaşlıları alarak susuzluğun ortasına, askeri açıdan kesin bir ölüm barındıran o çöle yürümezdi. Sevgili Rıza Zelyut’un da önemle belirttiği gibi; Şah Hüseyin eğer Şam’daki Emevi sarayına teslim olsaydı, bir eli yağda bir eli balda yaşayabilirdi lakin öyle yapmadı. O, darbeci Muaviye’ye ve oğlu Yezit’e boyun eğmemek için başını verdi. Şah Hüseyin, bu amansız kuşatma altında sergilediği onurlu duruşla, önüne konulan sahte saray vaatlerini ve zillet içinde bir yaşam dayatmasını reddetmiştir.
Bugün sosyal medyada Kerbela katliamını bahaneler uydurarak aklamaya çalışanlar, aslında o dönemin baskıcı yapısına sözde kılıflar uydurmaya çabalıyorlar. Alevi inancının tartışmaya kapalı kaideleri üzerinden yürütülen bu yıpratma operasyonu, yüzyıllardır barıştan yana ve mazlumun yanında olan bir toplumu incitirken, aslında insanlığın ortak adalet bilincini de zedeliyor. Tarihi gerçekliği tahrif ederek cellattan kahraman, mazlumdan ise ‘iktidar hırslı bir siyasetçi’ çıkarma gayreti, vicdan sahibi hiçbir insanın kabul etmeyeceği bir durumdur.
“1400 sene önceki olaydan bize ne?” yanılgısı!
‘1400 sene önceki Arap kavgası bizi neden ilgilendirsin?’ sığlığına düşenlere karşı, Rıza Zelyut’un........
