Bazı 'Cumhuriyet Aydınları'nın Alevi fobisi!
"Sorma be birader mezhebimizi,
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.
Çağırma Meclis-i Riya’ya bizi,
Biz şerbet içmeyiz dolumuz vardır.
Biz müftü bilmeyiz fetva bilmeyiz,
Kıl-ü kal* bilmeyiz ifta** bilmeyiz,
Hakikat bahsinde hata bilmeyiz,
Şah-ı Merdan gibi ulumuz vardır.
Bizim söyleyecek sözümüz vardır."
Kul Nesimi (17. Yüzyıl)
Bir toplumu akıl ve vicdan dışı "Ahlak" parantezine hapsetmek için edebi metinler kaleme alan bazı erken dönem Cumhuriyet Aydınları’nın bu ihanetini teşhir etmenin insani bir görev olduğuna inanıyorum.
Anadolu’nun kadim irfan geleneği, yüzyıllardır siyasal ve ideolojik baskılarla, toplumun onuruna yönelik sistematik bir "kara propaganda" ile kuşatıldı. Osmanlı’nın katı irticacı, şeriatçı çevrelerinden miras edinen, kökeni Ortaçağın şeyhülislamı Ebu Suud’un karanlık dünyasına kadar uzanan "Mum Söndü" iftirası, modern Türkiye’nin inşasında tasfiye edilmek yerine, yeni rejimin "aydın" sınıfı tarafından devralınmış ve estetik bir formda yeniden üretilmiştir.
Cumhuriyet Aydınlarının Edebi İhaneti (1923-1950)
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte "çağdaşlaşma" bayrağını taşıdığını söyleyen bazı aydınlar, Anadolu’nun Alevi gerçeğini anlamak yerine, onu "temizlenmesi gereken bir ahlak sorunu" olarak kodlamışlardır. Bu bilinçli ve sistematik olarak bir toplumu yok etmeye yönelik organize bir girişimdir.
Türk edebiyatının kurucu isimleri sayılan pek çok yazar, eserlerinde Aleviliği adeta yok edilmesi gereken bir "tümör" gibi yansıtmıştır. Bu isimler, halkın bilinçaltına mezhepçi, Sünni-Hanefi kodları zerk ederken aslında bir edebi ihaneti tercih etmişlerdir.
Reşat Nuri Güntekin: Tanrı Dağı Ziyafeti ve Balıkesir Muhasebecisi gibi eserlerinde yarattığı tiplemelerle, Alevi kimliğini "pislik, cehalet ve kirlilik" ile özdeşleştirmiştir. Bu eserler okullarda "milli değer" olarak okutulurken, Alevi çocuklarının ruhunda nasıl bir yara açıldığı asla hesap edilmemiştir.
Ömer Seyfettin: Türk hikayeciliğinin "atası" kabul edilen Seyfettin, eserlerinde Anadolu Alevi kimliğini milli bünyeye yabancı, hatta dış güçlerle işbirliği yapan, ahlaki zaafları olan bir unsur olarak göstermiştir. Onun kaleminde Alevilik, Türk kimliğinin bir zenginliği olarak sayılmak yerine, ayıklanması gereken bir fazlalık olarak yer almıştır.
Hüseyin Rahmi Gürpınar: Toraman adlı eserinde şehirli elitin, "öteki" gördüğü Alevi toplumuna karşı takındığı o tepeden bakan, alaycı ve aşağılayıcı tavrı kristalize etmiştir.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu: "Nur Baba" (1923) romanında Bektaşi tekkelerini konu alırken, bu tür iftiraları "Bir Bektaşi Tekkesinde Mumlar Nasıl Söner" başlıklı bölümde işlemiş ve Alevilere yönelik olumsuz algıyı beslemiştir. Cumhuriyet aydınlarından Muhsin Ertuğrul da Nur Baba romanının filmini çekmişti. Ertuğrul, Karaosmanoğlu’nun aynı iftiraları konu eden Boğaziçi Esrarı adıyla 1922’de çekilen ve 1923’de gösterime giren filmin başrolünde kendisi oynamıştır.
Haldun Taner de 60 ve 70’lerde Alevi tiplemelerini genellikle "çağdışı" veya "gülünç" olarak karikatürize edip sunarak seküler aydının tepeden bakan tavrını sürdürmüştür.
O yıllarda erdemli bir duruş sergileyen Kemal Tahir ise "Haremde Dört Kadın" sonrası eleştiriler üzerine özeleştiri yapmıştır.
Musahipzade Celal 1930 yılında kaleme aldığı "Mum Söndü" oyunuyla, insanlık dışı bu alçak iftiraya imza atmıştır. Bu oyunda, Alevi Cem ibadeti ahlak dışı bir ayin gibi sunulmuştur. Bu oyunun devlet eliyle sahnelenmesi, bu ahlaksız iftiranın kurumsallaşması ve "resmi tarih" hafızasına kazınması anlamına geliyordu.
"Mum Söndü" oyunu erken dönem Cumhuriyet aydınlarının ihanetinin zirve noktası olarak değerlendirilebilir.
Günümüzde ise Cumhuriyet’in gerçek aydınlarından gazeteci yazar Süleyman Yağız’ın İstanbul Milletvekili olarak TBMM’de bu adi iftiranın Türkçe........
