Gençlerin şiddet sarmalı nasıl aşılmalı?
Kur’an’da İnsana Saygı ve Fıtrat Anlayışı
İslam düşüncesinde insan, yaratılışı itibariyle değerli ve saygıya layık bir varlık olarak kabul edilir. Kur’an’da insanın bu ontolojik değerine açıkça vurgu yapılmış ve onun diğer varlıklara göre üstün bir konumda yaratıldığı ifade edilmiştir. Nitekim Kur’an’da “Andolsun biz insanoğlunu şerefli kıldık” (İsrâ, 17/70) ayeti, insanın taşıdığı değeri açıkça ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, insanın sadece biyolojik bir varlık değil; aynı zamanda ahlaki sorumluluk taşıyan, akıl ve irade sahibi bir varlık olduğunu göstermektedir.
Kur’an’ın insan anlayışında “fıtrat” kavramı (Rum, 30/30; A’raf, 7/132) merkezi bir yere sahiptir. Fıtrat, insanın doğuştan sahip olduğu iyilik eğilimini, hakikate yönelme potansiyelini ve ahlaki değerlere yatkınlığını ifade eder. Ancak “kulluk yapmak için” (Zariyat, 51/56) yaratıldığımız dünyada da, nefsimize yüklenen “fücur ve takva” (Şems, 91/8)eğilimleri arasında “aydınlık rehberi Kur’an’ı”(İbrahim, 14/1)“tedebbür” edip (Nisa, 4/82) “yakinî iman” ve “salih amellere” yöneltilmek istenir. Bu anlayışa göre insan, özünde merhamet, adalet ve saygı gibi değerlere meyilli bir varlık olarak yaratılmıştır. Ancak bu potansiyelin gelişmesi büyük ölçüde eğitim, aile ortamı ve toplumsal çevre ile ilişkilidir.
İslam ahlakında özellikle insan onurunun korunması temel ahlaki ilkeler arasında yer almaktadır. Anne ve babaya saygı, yaşlıya hürmet ve toplum içindeki diğer bireylere ve her türlü canlıya karşı saygılı davranmak İslam ahlakının önemli unsurlarındandır. Bu çerçevede bireyin başkalarına zarar vermesi ya da şiddet uygulaması, hem insanın yaratılışına hem de Kur’an’ın ortaya koyduğu ahlaki ilkelere aykırı bir davranış olarak değerlendirilmektedir.
Kur’an’da Şiddetin Yasaklanması
İslam düşüncesinde insan hayatı son derece değerli kabul edilir. Kur’ân’a göre insan, “yeryüzünün halifesi” (Enam, 6/165) olarak yaratılmış ve diğer varlıklardan farklı olarak akıl, irade ve sorumlulukla donatılmıştır. Bu nedenle insanın onuru ve hayatı korunması gereken temel değerlerden biri olarak görülür. Kur’ân’da insanın değeri vurgulanırken şöyle buyrulmaktadır:
“Biz gerçekten insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tîn, 95/4)
Bu ayet, insanın yalnızca biyolojik bir varlık olmadığını, aynı zamanda onur ve değer sahibi bir varlık olduğunu ifade etmektedir. “Andolsun biz Âdemoğlunu onurlu kıldık (şan, şeref ve nimetler verdik); onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık” (İsra, 17/70) İslam düşüncesinde insanın sahip olduğu bu değer çoğu zaman “insan onuru” (kerâmetü’l-insân) kavramı ile de açıklanmıştır.
Dolayısıyla İslam’ın insan anlayışı, insan hayatını sıradan bir varlık değeri olarak değil, dokunulmaz bir emanet olarak görmektedir.
Kur’ân’ın insan hayatına verdiği değerin en açık ifadelerinden biri, Mâide suresinde yer alan şu ayettir:
“Kim bir canı, bir cana karşılık veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak dışında öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir insanı yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmış gibi olur.” (Mâide, 5/32)
Bu ayet, insan hayatının korunmasının yalnızca bireysel bir sorumluluk değil, aynı zamanda toplumsal bir ilke olduğunu ortaya koymaktadır. Bir insanın hayatına kastetmek yalnızca bir bireye zarar vermek değil, insanlık değerine saldırı anlamı taşımaktadır. Bu nedenle İslam hukukunda can güvenliği, korunması gereken temel haklar arasında yer alır. Klasik İslam hukukunda bu haklar “zarûrât-ı hamse” olarak bilinen temel korunması gereken değerler arasında sayılmıştır. Bunlar dinin, canın, aklın, neslin ve malın korunmasıdır.
Zarûrât-ı Hamse Bağlamında Kıtal ve Had Cezası
Zarûrât-ı hamse bağlamında Kur’ân’ın fıtrî olanı korumaya ve fiili düşman karşısında Şer’i hukuk dairesinde caydırmaya dönük ahlaki eğitime dayanan “Cihad” emrinin “Kıtal” boyutuna veya insanın keyfi öldürülmesine karşı İslam Ceza Hukukuna göre haddi aşmayacak şekilde verilecek “kısas” (Bakara, 2/178) cezası kontrolsüz, keyfi ve hukuksuz “şiddet” anlamında değildir.
Zarûrât-ı hamse konusu hem “korku ve güvene dair” bir konu hem de cemiyet hayatında konuyla ilgili ancak “ulu’l-emr heyetine” götürülecek (Nisa, 4/83) bir mevzudur. Hiç kimse kendi başına cihad ediyorum diye karşıtına karşı katle veya darba dönük bireysel kıtal eyleminde bulunamaz. Kıtala hazırlanan Müslümanların tümü de “İslam Savaş Hukuku” eğitiminden geçme sorumluluğu altındadır.
Kur’an’da “fitne çıkartanların öldürülmesi” ile ilgili ayette “Onlar, Mescid-i Haram çevresinde sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Eğer savaşırlarsa, siz de savaşın. İşte Kafirlere verilecek karşılık böyledir” (Bakara, 2/191) diye buyrulmaktadır. Allah’ın Elçisiyle savaşmayacakları yönünde anlaşma yaptıkları halde, bu anlaşmayı bozarak, Müslümanlara savaş açan kişilere karşı, Müslümanların da savunma görevlerini yapmaları adına savaşmalarından bahsedildiği Tevbe sûresinde, “Haram aylar bitince tevbe edenler hariç öldürülmeleri, hapsedilmeleri ve geçitlerinin tıkanması” emredilmektedir ama tevbe edenler ve İslam’a girenler için “serbest bırakın; çünkü Allah bağışlayan ve merhamet edendir.” (Tevbe, 9/5) buyurulmaktadır.
Kur’ân’ın hukuksuz şiddet karşısındaki yaklaşımı yalnızca cezai hükümlerle sınırlı değildir. Aynı zamanda insan ilişkilerinde merhamet, affetme ve sabır gibi erdemleri teşvik eden ahlaki bir perspektif sunar. Örneğin Kur’ân’da öfke kontrolü ve bağışlama şu şekilde övülmektedir:
“Onlar bollukta da darlıkta da infak ederler, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah iyilik yapanları sever.” (Âl-i İmrân, 3/134)
Bu ayet, bireyin öfke karşısında kendini kontrol edebilmesini ve affedici olmasını ahlaki bir erdem olarak ortaya koymaktadır. Bu bağlamda İslam’ın önerdiği toplumsal düzen, şiddetin normalleştirildiği bir düzen değil; aksine merhamet ve adaletin hâkim olduğu bir toplumsal yapıdır.
İslam’ın şiddeti sınırlayan yaklaşımı aynı zamanda insanın fıtratı ile de ilişkilidir. Kur’ân’a göre insan, iyiliğe ve doğruluğa yönelmeye yatkın bir yaratılışa sahiptir. Bu nedenle şiddet, insanın doğasının bir gereği değil; çoğu zaman çevresel şartların, yanlış öğrenmelerin ve ahlaki yozlaşmanın sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu perspektiften bakıldığında gençler arasında artan şiddet olayları, yalnızca bireysel öfke patlamaları olarak değil, aynı zamanda insanın fıtratından uzaklaşmasının bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir. Şiddetin yaygınlaşması, toplumun değer dünyasında meydana gelen kırılmalarla yakından ilişkilidir.
Dolayısıyla Kur’ân’ın ortaya koyduğu insan anlayışı, şiddeti yalnızca hukuki yaptırımlarla engellemeyi hedeflemez. Bunun ötesinde bireyin iç dünyasında sorumluluk bilinci, merhamet ve ahlaki duyarlılık geliştirmeyi amaçlar. Bu değerler güçlü olduğu sürece........
