Sanatın fiyatı, paranın sanatı
Müzeye ilk girdiğimde sanatla kurduğum ilişki sessiz bir şeye benziyordu. Renklerin arasında kaybolmak, bir fotoğraf karesinin içinde donmuş anı dinlemek.. Bu ilişki yıllardır benim için gerçek ve kişisel bir şey olarak kaldı. Ama son zamanlarda bu sessizliğin içine başka bir ses sızmaya başladı: rakamların sesi.
Ve o ses çok gürültülü.
Andreas Gursky’nin "Rhein II" adlı fotoğrafını belki gördünüz. Ren Nehri’nin kenarında çekilmiş, son derece sade bir görüntü. Gri bir gökyüzü, düz bir nehir, iki bant yeşillik. İlk bakışta “bunu ben de çekerdim” hissi uyandırıyor. Bu fotoğraf 2011 yılında 4,3 milyon dolara satıldı ve o güne kadar açık artırmada satılan en pahalı fotoğraf oldu.
Burada durup sormak gerekiyor: Bu fotoğrafın değeri gerçekten 4,3 milyon dolar mıydı? Yoksa o değere mi getirildi?
Bir Tablonun Hikâyesi
Orta düzey, henüz çok tanınmamış bir sanatçı düşünelim. Galeride duran bir eseri var, fiyatı 100.000 euro. Bir milyarder geliyor ve o eseri satın alıyor. Ama o anda aslında sadece bir tablo almıyor - bir süreci başlatıyor.
Tablo artık “doğru ellerde.” Doğru galeriler devreye giriyor, doğru isimler sanatçıdan söz etmeye başlıyor, bir hikâye kuruluyor. Sanatçının adı yavaş yavaş dolaşıma giriyor. Sonra bir gün tablo Christie’s ya da Sotheby’s gibi prestijli bir müzayedeye çıkıyor. Salonda alıcılar var; ama bu alıcıların bir kısmı birbirini tanıyor, aynı çevrenin insanları. Fiyat tırmanmaya başlıyor: 200.000.. 500.000.. 1 milyon.. 1,5 milyon euro. Bir noktadan sonra bu artışın ne kadarının gerçek talep, ne kadarının organize bir yönlendirme olduğu belirsizleşiyor. Ama önemli olan şu: tablonun değeri artık değişti.
Ardından en ilginç adım geliyor. Eser bir müzeye giriyor. Duvarın yanında küçük bir levha:........
