Türkü sözleri üzerinden yaşadığımız değişim ve yozlaşma
“İki kapılı bir handa gidiyorum gündüz gece”Âşık Veysel
Türkü sözlerinin zamanla bir milletin hafızasına dönüştüğü gibi, hayata dair kabullerin de bir yansıması olduğunu görüyoruz. Anadolu’nun ozanları yalnızca aşkı değil; insanı, dostluğu, yoksulluğu, sabrı, edebi ve vicdanı da sazın tellerine işlemiştir. Böylece türküler, bireysel duyguların ötesinde toplumsal değerlerin ve ortak bilincin taşıyıcısı hâline gelmiştir. Bugün dönüp Âşık Veysel, Neşet Ertaş, Mahsuni Şerif, Pir Sultan Abdal ve Âşık Daimi gibi isimlerin dizelerine baktığımızda; yalnızca bir müzik ve söz söyleme geleneğini değil, aynı zamanda kaybolmaya yüz tutmuş bir ahlak, inanç ve duygu dünyasını da görürüz. Günümüz şarkı sözleriyle karşılaştırıldığında ise kültürel değişimin ne denli derin olduğu açıkça hissedilmektedir.
Anadolu ozanlarının dili insanları incitmeyen bir dildi. Sevdayı, sitemi anlatırken bile bir nezaket taşırdı. Âşık Veysel’in “Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa” dizelerinde sevgi, yalnızca fiziksel güzelliğe değil; insanın ruhuna duyulan hayranlığa dönüşür. Burada aşk sahip olmak değil, anlamaktır. Veysel’in türkülerinde insan, yaradılışın bir parçasıdır. Toprak nasıl kutsalsa, insan da öyledir. Onun “Benim sadık yârim kara topraktır” sözü yalnızca bir metafor değil; tevazunun, emeğin ve faniliğin ifadesi olarak anlam bulmaktadır.
Neşet Ertaş’ın bozlaklarında ise aşk, insanın gönül terbiyesiyle birleşir “Ah yalan dünya, yalan dünya / Yalandan yüzüme gülen dünya.” Bu dizeler, hayatın geçiciliğini sorgularken toplumsal adalet ve eşitlik arayışını dile getirir. İnsanların çektiği sıkıntılar karşısında dünyanın adaletsizliğini vurgular.“Mühür Gözlüm” parçasında geçen “Yağan kardan, uçan kuştan, esen yelden, sakınırım kıskanırım”dizeleri Ertaş’ın yorumuyla aşkın zarif bir ifadesi olmaktan çıkıp toplumsal vicdanın sesi haline gelmiştir. Ertaş, bu eserle hem bireysel duyguları hem de halkın ortak acılarını dile getirerek kültürel bir köprü kurmuştur. Özellikle onun türkülerinde kırgınlık vardır ama hakaret yoktur; ayrılık vardır ama aşağılamak yoktur. Acıyı anlatırken bile insanı küçültmeyen nazik bir üslup görülür. Çünkü o dönemin türkülerinde söz, bir edep meselesi olarak görülür sitem yaparken bile nezaket asla elden bırakılmazdı.
Mahsuni Şerif ise halkın derdini sazına yükleyen ozanlardan biriydi. Onun eserlerinde toplumsal eleştiri vardır ama nefret yoktur. “Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana” dizelerinde yoksulluk, adaletsizlik ve çaresizlik anlatılırken bile insan sevgisi korunur. Mahsuni’nin dili sertleşse bile hedefi insanı aşağılamak değil, sistemi sorgulamaktır. Çünkü eski ozan geleneğinde söz; kırmak için değil, uyandırmak ve dikkat çekmek için........
