menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yalçın Küçük'ten öğrendiğim…

202 0
12.04.2026

Bu mecrada, zaman zaman ölümleri, zaman zaman ölüm yıldönümleri, zaman zaman doğum günleri, zaman zaman da “hatırlansınlar” diye arada bir portrelerini yazdığım insanlar nedense hiç yaşamamış birer roman kahramanlarıymış gibi gelirler bana.

İyi yazarlar, yarattıkları roman kahramanları arasında ayrımcılık yapmazlar. Birisini çok sevip diğerinden nefret etmezler. Birisini kurtlara atıp ötekini pamuklara sarmazlar. Roman kahramanlarına “ayrımcılık” yapmayan yazarlar, zaman durdukça ona kafa tutan, bir roman kahramanı değil de yaşayan bir bireymiş gibi aramızda dolaşan karakterler yaratır ve kısa sürede edebiyat tarihinde kendilerine şahane bir yer açarlar.

Ben de bu yazıda bütün kahramanlarına aynı şefkatle yaklaşan bir romancı edasıyla bakmak istiyorum Yalçın Küçük’e.

Dünyanın gidişatına yön vermiş, insanlığa bir faydası dokunmuş bizden uzak birileri olsun; modernleşme tarihimizle birlikte bu memleketin daha iyi bir memleket olabilmesi için çabalamış, bu yüzden aç kalmış, sürgüne gitmiş, hapis yatmış, idam edilmiş fikri ne olursa olsun, sağcı olsun solcu olsun hemen hemen herkes benim için kıymetlidir. Bu fikre gelmek, “ötekinin” de hakkını vermek, bir zamanlar kendimi farklı uçlarda gördüğüm insanlarla empati kurmak kolay olmadı. Dünyanın en güç işi Meriç’in “idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri” olarak tanımladığı “izmlerden” kurtulmaktır. İnsan o “köyneği” sırtından çıkarıp yırtıp attığında, kalın hapishane duvarları arasında yaşasa bile özgür bir insansındır artık.

“Aydın Üzerine Tezler”le başlayan parlak başlangıcın devamını getiremeyip son yıllarında bile bile bazıları için kendini bir “şemo” (“şemo” Kürtçe bir kelime, meclislerde ortaya çıkıp türlü türlü zevzeklik yaparak ahaliyi güldürenlere denir) haline getirse de, (Etyen Mahçupyan bunu “kendini çok önemseyip merakının değil kişiliğinin peşinde koşmasına” bağladı) Yalçın Küçük benim için gençliğimin bir döneminde merakımı daha çok tetiklemiş bir adamdır hâlâ. Entelektüel, yazar, sanatçı, fikir erbabıyla kurduğumuz ilişkidir beni bu sonuca götüren. Kişiliği berbat olabilir, fikrinden tiksinebilir, onunla aynı yolda hiç yürümüyor olabilirim, ama eğer birisinden bir şey öğrenmişsem, öğrettiği şeydir benim için her daim. Gerisini, hiç kimseden hiçbir şey öğrenmemiş olanlar düşünsün…

Onun için, birkaç günden beri Yalçın Küçük’ün ölümünden sonra yazılan onlarca yazıya benzer bir yazı yazmamaya çalışacağım. Bana öğrettiği şey dairesinde kalmaya çalışacağım zira onlarca Yalçın Küçük var: Sosyalist, kimi yazılar, birtakım videolar yoluyla Apocu, Kemalist, ulusalcı, darbe taraftarı, orducu, devlet kurtarıcısı, komplocu, paranoyak, antisemitist isim okuyucu vb.… Ölümünden sonra yazılanlar genel olarak ya nefret ya da sevgi üzerine kurulu… Hasan Bülent Kahraman’ın yazısı hariç, ikisini birbirinin içinde eriten bir yazıya şu ana kadar rastlamadım henüz.

Biliyorum, ne kadar zorlarsam zorlayayım kendimi, Oray Eğin’in “ölülerin arkasından yazdığı” yazılara benzer bir yazı yazamayacağım. Zira o işi son yıllarda matbuatta en iyi yapan yazardır o. Mesela Yalçın Küçük’e bakarken, Oray Eğin’in Engin Ardıç’ın ölümünden sonra yazdığı yazıya benzer bir yazı yazmak isterdim, bu vesileyle bu da yazar “kıskançlığı” olarak kayıtlara geçsin istedim.

1980’lerin ortalarında, İstanbul Kocamustafapaşa’da, bitişik bakkaldan ortaklaşa aldığımız ne varsa gazete kâğıdı üzerine serip yediğimiz, kimin gömleği temizse ondan önce giydiğimiz, “yârin yanağından gayri” her şeyi bölüştüğümüz, katalitik sobayla hiç ısınmayan, sabahlara kadar briç oynayıp şiir okuduğumuz sefil bir talebe evinde karşılaştım onunla; daha doğrusu o sırada yeni çıkmış olan kitabı “Aydın Üzerine Tezler”in birinci cildiyle. Sanırım Fahri getirmişti eve. Siz bakmayın Adanalı Fahri’nin Müslüm Baba müptelası olmasına, kaseti koyup yatağına uzanarak Baba’nın “Esrarlı gözler”ini dinlerken, aydın üzerine tezleri kıraat etmesinin mala davara ne zararı olabilirdi ki?

Okuyup bitirmesine izin mi vermedim, rüşvet verip önce ben okuyayım diye mi ısrar ettim hatırlamıyorum şimdi, kitabı bir anda elimde buldum. Daha önsözde yakaladı beni; “Türk aydını başıyla yürüyordu, ayağıyla düşünüyordu.” Demek ki yazar, şimdi tıpkı Marx’ın, Hegel’in felsefesinde yaptığını yapacak, onu ters çevirip ayakları üstüne oturtacak, böylece başa düşünme, ayaklara yürüme vazifesini verecekti!

Sahi bir yazar bunu yapabilir miydi? Bu nasıl bir kudretti?

Kitabın ta başından, aydına bir vazife veriyordu Yalçın Küçük: “Mücadele etmeyen aydın olamaz. Eyleme inmeyen aydın olamaz. Aydını tarihin diğer aktörlerinden ayıran en belirgin çizgi, mücadeleye kafasını koymasıdır. Aydının kafası, mücadelede ön plandadır. Bu yüzden zaman zaman önce aydının kafası kopartılır” diyordu daha kitabın ilk sayfalarında.

Biz de aydın adayıydık. Biz de kelleyi koltuğa almıştık. Baksanıza, daha dün gazeteci Yalçın gelmiş, emniyet müdürünün kendisine “o evde birkaç Kürt yaşıyor, biz onların ne tür sakıncalı kitapları okuduklarını........

© Habertürk