Söz, önce şiire dönüştü
Yazı yokken de şiir vardı. Şiir bellekte yazılırdı, oraya kaydedilebilirdi. Şiir her zaman okunmaz, çoğu zaman söylenirdi. Türkü, şarkı halinde ekseriyet... Bu yüzden süt kardeşidir şarkıların, türkülerin şiir…
Çocukluğumda; yaz aylarında kartalların alçaktan uçtuğu, yelin serin estiği, gölgelerin, vurduğu kuytulukları derin kuyulara dönüştürdüğü dağ başı yaylalarında olsun; karın her şeyi, her günahı, her kabahati, her sevabı, her çirkinliği örttüğü uzun kış gecelerinde olsun bize masal, bize hikaye, bize stran, bize şiir söyleyen adamlara (Mehmed Uzun’un edebi bir anlatım aracı olarak “dengbêj” kavramını hayatımıza sokmasına daha çok var) “şair” diyorduk. Her yerde “şaşkın şaşkın dolaşıyor” ve “yapmadıkları şeyleri” söylüyorlardı o “şairler.”
“Şairler” -ki daha sonra “dengbêj” dendi hepsine- erkekti. Kadın “şair” olmazdı. Olsa da bir mecliste şiir veya şarkı söyleyemezdi. En çok perdenin gerisinde, kadın kadına meclislerde çözülürdü içine şiir kaçmış, nefesine müzik üflenmiş kadınların dili. O dilin âvâzı hiçbir erkeğin kulağına, -helalı hariç-, kolay kolay gitmezdi. Neşenin değil, yasın sesiydi kadının sesi. Taziyelerde duyulurdu, kanlı aşiret çatışmalarından sonra orta yerde duran ölüye yakılacak bir ağıttı kadının sesi. Sadece ağıt yakarken kadın sesi “günah” addedilmezdi. Kadının ölünün arkasından ağıt yakması adettendi.
Şiir erkekti. Şiirin anlattıkları da erkekti. İçinde aşk geçen şiirler erkek meclislerinde rağbet görmezdi. Aşk “tolaz” (yeni yetme) işiydi. Erkek yiğitlik peşinde koşardı. Kulakları başka yiğitlerin maceralarına açıktı. Kazanan hep yiğitlerdi. Kim olursa olsun, isterse düşmanları olsun, yiğitlik gösteren, bir şiir hakkederdi. O şiir bazen destan formunda, bazen beyitler halinde, bazen bir şarkı gibi, bazen hikayeye dönüşmüş halde gelirdi o meclislere.
Dilsiz bir dengbêjin, Kawis Axa’nın kilamlarıyla açtım gözlerimi hayata. Babam sesini çok severdi. Batan bir güneş kadar hüzünlü ola sesi, geldiği yere sadece sessizlik getirirdi. Bir ezgi duyulurdu, sonra birisi “Aferin Kawîs Axa” der ve hâlâ her duyduğumda, beni o “cennet kaçkını” zamanlara götüren, o ses duyulurdu. Çok sonra öğrendim hikâyesini. Kawis Ağa, meğer dilsiz bir dengbêjmiş. Yaşar Kemal’in babasının ölümünden sonra dokuz yaşına kadar yaşadığı dilsizliğe benzer bir dilsizlikti onunki de. Onun da o yaşlarda anası ölmüş, yetim kalmış. Sadece şarkı söylerken dili çözülürmüş. Ağzını açıp söylemeye başladığında dili coşkun bir nehir olur, şarkı bittiğinde ürkek bir kuş yavrusuna dönüşürmüş fakirim. Öyle yetim, öyle anne özlemi içinde çaresiz.
Herkesin bildiği ama sesini sadece kadınların duyduğu Derwêş Fatma nam bir kadın “şair” dolaşıyor o sırada kadın meclislerinde. Taziye kovalıyor kadın, ölüm haberi sevinç veriyor ona, ölü görmektir tek dileği. Çünkü böylesi zamanlarda Derwêş Fatma’ya ağıt yakma fırsatı doğuyor. Âvâzı çıktığı kadar bağırıyor meytin başında. Ama ağıt bastıramıyor içinde harlanmış şarkı söyleme ateşini. İlle de sesini herkes duysun istiyor. Ağıtlar tekdüzedir, aynı makamla çıkar, herkes yakabilir ama onun bildiği şarkıları kimseler bilmiyor.
Annesinin ölümü sırasında rastlar yetim Kawis’e. Kawis de oturmuş yanına, annesinin ölümüne ağıt yakıyor. Kawis’te bir ses var; Derwêş Fatma’nın içi gidiyor. Bir tek bu çocuk, derdini döküğü şarkıları başkalarına ulaştırabilir. Çocuğu alıyor yanına, ona bildiği şarkıları, stranları, kilamları öğretiyor. Bir değil, iki değil, onlarca şarkı, stran, kilam... Kawis’in de içine Allah nefesini üflemiş! Derwêş Fatma........
© Habertürk
