Kalebentlik, Sinop, Suphi ve Sabahattin Ali'nin katli
Şimdiki İstanbul Üniversitesi binası, o zamanlar Harbiye Nezareti’ydi. Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın arabası -ki bir başbakan için devletin aldığı ilk makam aracıdır-, 11 Haziran 1913 günü Babıali’ye gitmek üzere Nezaret binasından çıkmış, Çemberlitaş’a varmıştı.
Tramvay hattı çalışmasından dolayı orada yol daralıyordu. Araba dar yolda yavaşlayınca, yan sokaktan bir cenaze alayı aniden yola çıktı. Sadrazam’ın arabası cenazeye yol vermek için durdu. Aynı anda iki kişi, arabanın içindeki Paşa’yı ve muhafızlarını çapraz ateşe tuttu. Paşa ile iki yaveri anında arabanın içine devrildi; şoför ile ön koltuktaki muhafız ise silahlarına davranarak tetikçilerin peşine düştü.
“Zarlar” romanında işte bu suikastın tetikçisi Ziya’nın çocukluğundan tetiği çektiği ana kadar “iyi sıhhatte olsunlar” tarafından nasıl “yetiştirildiğini” anlatan Ahmet Altan’a göre, Mahmut Şevket Paşa göreve başladığında o kadar çok muhalif aydın tutuklanmıştı ki hapishanelerde yer kalmamış, bunun üzerine, “Birkaç tokat atıp bırakın” dediği katillerle hırsızları hapisten salıverip yerlerine muhalifleri doldurmuştu. (s.145)
Astığı astık, kestiği kestik, bildiği bildik, çaldığı düdük bir sadrazamdı Mahmut Şevket Paşa. 31 Mart Vakası’ndan sonra birden kendini ikinci kez sadaret makamında bulmuştu. Hem sadrazam hem de Harbiye Nazırı’ydı. Herkesi hor gören, azarlayan, küçümseyen, bütün önerilere kapalı, her öğüde kulakları sağır, sadece bildiğini yapan, padişahı bile korkutan bir diktatördü ama “Kimsenin diktatörlüğe bir itirazı yoktu, herkes diktatörün kendi ekibinden olmasını istiyordu,” çünkü. (s.144)
Bir anda tiz bir çığlık gibi haber, Dersaadet’in önce semalarını kapladı, sonra yavaş yavaş bütün siyasi mahfillere dağıldı: “Paşa’yı vurdular! Paşa’yı vurdular!”
İşin doğrusu, bu haberden, o sırada şehirde faaliyet gösteren ne kadar siyasi parti, grup, oluşum, gizli teşkilat varsa aynı derecede memnun kaldı. Muhalifler, bir diktatörden kurtuldukları için sevindiler; iktidardaki İttihatçılar ise bunu fırsat bilerek muhaliflerin köküne kibrit suyu dökmek için muazzam bir fırsat yakaladıkları için...
Bu fırsatı hemen kullandı İttihatçılar. Muhalif aydınların üzerine freni patlamış bir kamyon gibi yürüdüler. Hayalini kurdukları bir sistem vardı, o sistemi yerleştirmek için bu suikast şahane bir fırsattı!
Sürek avı başladı. Şehirde kendilerine muhalif ne kadar yazar, gazeteci, şair, siyasetçi, devlet adamı varsa tutukladılar. Yaklaşık iki yüz elli kişilik bir “muhalif münevver” kafilesi bir gemiye bindirildi. Aralarında Refik Halit, Mustafa Suphi, Refik Cevat Ulunay, Hüseyin Hilmi (İştirakçi Hilmi), Burhan Felek, Ahmet Bedevi Kuran gibi şahsiyetler de vardı...
Geminin rotası Sinop’tu.
Tarihçi Ahmet Kardam’ın verdiği bilgiye göre “Sinop menfileri”, her akşam karakola gidip imza vermek şartıyla şehirde dolaşabiliyor, halkla hemhal olabiliyorlardı. Mustafa Suphi, güvendiği beş sürgün arkadaşıyla bir karar alır. Bir taka bulacaklar, Sivastopol’a kaçacaklar, memleket dışında, beynelmilel farmasonluk olan İttihatçılığa karşı “milli bir farmasonluk” ihdas edecekler. Türkiye ile Rusya arasında kaçakçılık yapan “fındık kayığı” denilen ahşap bir tekneyle anlaşırlar; o derme çatma tekneyle Karadeniz’in azgın dalgalarının merhametine sığınırlar. Zorlu bir deniz yolculuğu sonucu sağ salim Kırım topraklarına ayak basarlar.
Bir Osmanlı icadı olan “kalebentlik”, imparatorluktan Cumhuriyet’e devrolan, insanı hem mekâna kilitleyen hem de ruhunu o mekânın coğrafyasıyla terbiye eden tuhaf, kederli bir sürgünlük çeşididir.
Yıkıldı yıkılacak imparatorluk, ömrünün son demlerinde toplam altı yüz kişilik bir münevver kafilesini Sinop’a uğurlamıştı. Ankara hükümeti kurulup da İstiklal Mahkemeleri Azrail’in tırpanını eline aldığında ise bu kez önce iki münevvere yol göründü: Zekeriya Sertel, Sinop’un rutubetten kibrit dahi yanmayan hücrelerinin ağır havasını solumaya gönderilirken; onunla aynı “suçu işlemiş” olan Cevat Şakir’in payına ise Bodrum düşer.
Pirimiz Evliya Çelebi’nin “Sinop Mahpushane-i Kübrası azîm bir kale-i kahhardır. Üç yüz demir kapısı, devler misali zalim gardiyanları, kollarını demir parmaklıklara dolamış, her birinin bıyığına on adam asılır nice azılı mahkûmları vardır. Kulelerinde nöbetçiler ejder misali dolaşır, neuzübillah mahkûm kaçırmak değil, kuş bile uçurtmazlar…” diye tasvir ettiği mahpushanesiyle meşhur Sinop’un adı ne zaman geçse, insanın içine çöken o eski, karanlık zindanın kasvetiyle birlikte “Aldırma Gönül” şiir/türkünün içli nağmeleri düşer. Karadeniz’in dalgaları vurdukça daha da sertleşen, rutubeti emmiş emmiş de mahşere kalmış o taş duvarları arasında nice münevver, nice devlet adamı ömür tüketmiş, çile doldurmuştur.
Bodrum da bir “kalebentlik” mekânıdır kâğıt üstünde. Lâkin onun adı zikredildiğinde zindan gelmez insanın aklına; masmavi, berrak, insanı sarhoş eden bir deniz canlanır gözümüzde. Bodrum Kalesi’ne kapatılanların arkasından yakılmış ne bir ağıt bulabilirsiniz tarihte, ne bir kederli şarkı, ne de hüzünlü bir şiir. Çünkü tuhaftır, o görkemli kale aslında hiç mahkûm barındırmamıştır.
Cevat Şakir, “kalebentlik” cezasıyla Bodrum’a gönderilen tek sürgün münevverdi belki de. Ama o kederli ceza, onun çabasıyla Bodrum’un kaderini değiştiren, oraya verilmiş en güzel, en talihli hediye oluverdi kısa zaman içinde.
24 Mayıs 1914 gecesi bir “fındık kayığıyla” Rusya’ya ayak basan Mustafa Suphi ve on üç arkadaşının firarı olmasaydı, Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluş tarihi nasıl yazılırdı bilmiyorum; ama hepimizin bildiği, Karadeniz’de 14 kişiyle başlayan “kaçış” yolculuğu, yine 28 Ocak 1921 günü aynı denizde bu kez on beş kişinin feci bir şekilde ölümüyle sonuçlandı.
Kemal Tahir’in “Bir Mülkiye Kalesi” romanı, ölümünden sonra elde kalan defterlerden derlenerek yayına hazırlanmış, babasını anlattığı en otobiyografik romanıdır. Romanın başkahramanı Mahir Efendi, “millî mücadele” saflarında çarpışmak üzere Ankara’dadır. İstanbul’da karısını ve çocuklarını emanet ettiği komşusu “komünist” Adil Usta, bir gün alelacele Ankara’ya gelir. Mahir Efendi, “kötü bir haber” getirmiştir diye işkillenir ama Adil Usta da savaşmaya gelmiştir. Gelirken de beraberinde bir de önemli haber getirmiştir.
Cephede düşmanla göğüs göğse çarpışan Mahir Efendi’nin haberi yokken, münevveran arasında kulaktan kulağa Mustafa Suphi vakası dolaşmaktadır o sırada.
Adil Usta, başlar Suphi hikâyesini Mahir Efendi’ye anlatmaya: Bakü’de TKP’yi kurmuş olan Suphi ve on dört arkadaşı “Milli mücadele”ye katılmak üzere memlekete doğru yola çıkarlar. Hükûmet, komünistlerin Ankara’ya gelmesini istemiyor; lazımsa liderliğini Mustafa Kemal’in yaptığı “Komünist Fırkası”nı hükûmet çoktan ihdas etmiş. Dışarıdan gelen komünistlerin ahaliyi ürkütmesinden çekiniliyor. Bir emirle, gelenleri Trabzon üzerinden........
